16 Haziran 2008 Pazartesi

KÖRLER DİYARI MI?

HASAN KARAGÜL
İSTANBUL

Körler diyarında yaşamak görebilenler için çok zordur. Hatta bu diyarda çok az görenlerin bile yaşama hakları hiç yoktur. En büyük engelleri de kendilerinden hiç bir farkı olmayan, aile yapıları, ekonomik gelişim biçimleri aynı olan, kendilerine en yakın olan fakat özgüvensiz kendi insanlarıdır.

Küçük bir ayrıntı olan bu az görme, ya da hiç görememe farkından dolayı insanlar bazı konularda anlaşamazlar. Anlaşamayan bu insanlar bir grup oluşturamaz, bir mücadele de ortaya koyamazlar. Bu anlaşamamazlık sonucunda güçleri azalır, dağılır, yok olurlar. Dağılanların bireysel hareket etmeleri hiç bir sonuç vermez, organize güçler yeniden kolayca duruma hakim olurlar. Bu dağılıp yok olma hareketi, onları yöneten eski idarecilerini de sevindirip, rahatlatır. Grup olamadıkları için dağılanlar tekrar eski kutsallarına sığınırlar, artık saygıda hiç kusur edilmeyecek, hiç bir karar sorgulanmayacaktır. Kutsal komutanlar hep emredecek, gerektiginde bağırıp çağıracaklardır.

Peki, bu davranış biçimi, organize olamayan guruptakilere reva mıdır? Tabii ki müstahaktır. Bu, “tabi olma” üslübunun, onları nerelere götüreceğini göremedikleri için de eski bezirgan saltanatını da sorgulayamayacaklardır. Peki ama, zaten eskiden de hep böyle değil miydi? Elbette öyle idi. Derinlerden yüceler buyurur, tebaa da buyruklara uyardı.

Hikayeye göre bu durumun devam etmesi için körler köyünün uluları tebaasını rahat yönetebilmek için kolay bir yol bulmuşlar.Yeni doğan çocukların, kız olsun erkek olsun, doğar doğmaz tıpkı sünnet edilir gibi gözleri parmakla oyulur, her iki gözü de kör edilirmiş. Sadece düzenin çocuklarının gözü açık kalırmış.
Kadersizliğine bakın ki gözü oyulan çocuklardan bir tanesinin gözleri oyulurken bir kılcal damarı kazaen sağlam kalmış. Gel zaman git zaman çocuk büyümüş, köyün öbür çocuklarıyla koşup oynamaya başlamış. Çocuklar oynaşıp kaynaşırken gözünün daha bebek iken oyulması esnasında sağlam kalan kılcal damarı da gelişmiş. Çocuk, zerre miktarda da olsa görmeye başlamış. Fakat, kazandığı görme duyusunun kıymeti, çevresindekilerce bilinememiş. Çevresindeki hiç göremeyenlere, çok az da olsa gördüklerini anlatmaya başlamış.

Havanın biraz bulutlu olduğunu gören az kör delikanlının etrafındakilere “Hava çok kapalı, birazdan yağmur yağabilir, ıslanmadan evlerimize gidelim.” gibi uyarılarda bulunmaktan başka bir vasfı da yokmuş. Az kör delikanlının az da olsa görüyor olması, gördüklerini arkadaşlarına anlatması, hiç görmeyenlerden oluşan toplumu rahatça yönetmeye alışmış uluları rahatsız etmeye başlamış. Çevrede huzursuzluk çoğalmış. Rahatları kaçan, huzurları bozulan Körler Köyü sakinleri, bilge kişilere danışmışlar. O eski huzurlu günlerine nasıl dönebileceklerini araştırmışlar. Çareyi infazda bulmuşlar.

En yakın arkadaşları tarafından elleri ayakları sıkıca tutulan az kör delikanlının gözlerini arkadaşları parmaklarıyla iyice oymuşlar. Gözleri iyice oyulup salıverilen az kör delikanlı, gözlerini iyice oyarak kendisini bu görme derdinden kurtaran arkadaşlarına minnettar kalmış.

Artık huzuru bulduğunu sanıyormuş kör delikanlı. Nihayet o da arkadaşları gibi tam kör olmuş. Etrafındaki kötü gidişatı göremeyecek ve ulularının etrafa yaydığı gazların kokusundan herşeyin mükemmel olduğunu sanacakmış. Tam kör delikanlı yeni durumuna adapte olmaya çalışırken sağa sola çarpıyor, yaralanıp bereleniyormuş. Onun bu mecnun haline acıyan, eski oyun ve dava arkadaşları delikanlıya yardım etmeye onu yönetmeye başlamışlar.

“Yavaş yürü, böyle gidersen önündeki çukura düşersin. Sağa doğru gitme, ağaca çarparsın.’’ gibi uyarılarda bulunmaları hiç görmeyen, tam kör delikanlıyı eski arkadaşlarının görmedikleri halde kendisini nasıl yönettiklerini düşündürmeye başlamış. Sonunda, kendisinin aslında saflığının körü olduğunu anlamış. Arkadaşlarının hiç birisinin aslında tam kör olmadığını, onların da her şeyi görüp duyduklarını, fakat kendilerini bazen kör, yerine göre de sağır ve dilsizmiş gibi göstererek huzurlarını bozmak istemediklerini, iyi gitmeyen olaylara duyarsız kalmalarının sebebini anlamış. Kendisinin saf, iyi niyetli olmasından dolayı kullanıldığını ve ihanete uğradığını düşünmüş. Çok üzülmüş. Köyünü terk ederek teselli aramak için dağlara çıkmış. Kaybolmuş. Fakat uğradığı ihanetin acısını unutmak için, zaman zaman var gücüyle bağırmış. Kulakları sağır eden sesi hiç kaybolmamış, duyarlı insaların kulaklarını hep çınlatmış. İHAAANEEEEET........!

HASAN KARAGÜL

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Bir yeni Hasan KARAGÜL klasiği. Çok güzel bir anlatım.
Öyküden anlaşıldığı kadarıyla, Karagül toplum işlerinde yalnız kalmaktan yakınmakta...
Topluma hizmet yarışında, demokratik yöntemleri kullanarak, hizmete talip olmanın yolu, iletişim kurmak, amacı kitlelere duyurmak, en geçerli yol olsa gerek, diye düşünüyorum.
Yazının içeriği, elbette çok önemli. Ama,yazma üslubu harika...
Karagül ancak bu anlatımıyla alkışlanır.
Kalemine sağlık Karagül...
İ.E.