1 Temmuz 2008 Salı

İRLANDALI OLMAK MI VARMIŞ?

05.06.2008 - İstanbul

Çocukluğumu tam olarak yaşayıp yaşayamadığım memleketimden küçük yaşlarda ayrılmak zorunda kaldığımdan mıdır, sıla hasretinden midir bilmiyorum nereye gitsem, hangi hikayeyi okusam, neyi seyretsem olayları Akseki ile karşılaştırma huyu musallat oldu bana. Kendimce bir hikaye uydursam da dönüp dolaşıp yine Akseki’ye geliyor son söz. İnanın sizin ne bir damla suyunuzda gözüm var, ne aşınızda, ne de işinizde. Bütün arzum sizleri, hepinizi sağlıklı ve mutlu görmektir!

Biraz okuma zahmetine katlanır, sabrederseniz bana hak vereceğinizi sanıyorum.

Okuyacagınız İrlanda hikayesindeki köyü pek sevimli bulmayacaksınız, halkını beğenmeyeceksiniz önceleri. Burun kıvıracaksınız biliyorum. Çiroz balığı gibi sıska, sarı saçlı, mavi gözlü, soluk benizli, soğuk, çiyan gibi bakan sanki ölü suratlı insanlar. Köyün çevresi de öyle bakımsız ve fakir oldukları anlaşılıyor. Fakat, kendi hallerinde dürüst, ilişkilerinde sorun çıkarmayan, haklarına razı olmuş, kalender insanlar.

Fakat köylerinin asla çözemedikleri, kendilerini aşan kronik bir sorunları var. Her bahar debreşen, hayati önem taşıyan büyük bir sorun. . İrlanda’daki bu köyün etrafı yüksek dağlarla çevrili. Kışın karlarla kaplanan köyün çevresindeki dağları uzaktan seyretmek çok güzel fakat gelin görün ki bu yüksek dağ başlarındaki kar yığınları bahar aylarında güneş ışınlarının gücünü arttırmasıyla eriyor. Sel olup aşağılara doğru inmeye başlayınca bizim İrlandalı köylüler her yıl aynı felaketi yaşarlarmış. Her bahar köyün kenarından geçmekte olan dere taşar, köylülerin bütün ekinlerini önüne katar, alır gidermiş. Ektikleri mahsüllerinin sellere kapılıp gitmesini seyretmekten başka bir çareleri de yokmuş; tek yapabildikleri sızlanmak, yakınmakmış. Köylerinde dua edecek kiliseleri de yokmuş, papazları da. Ancak bazı günlerde papazların uğradığı olurmuş.

Günlerden bir gün gezgin, genç stajyer bir papaz gelmiş köylerine. Köy meydanına toplanan halka vaaz ve nasihatlarını vermiş. Tam köyden ayrılacağı sırada papaz efendi köylüleri çok üzgün gördüğünü kendisinden bir isteklerinin olup olmadığını sormuş. Köylüler edepli bir biçimde gözlerini papaz efendiden kaçırarak başlarını çaresiz önlerine eğmişler. Fakat bu sessizliğin arasından yaşlı bir köylü hafifçe mırıldanmış.

İhtiyar köylü: “Papaz Efendi, yine bahar aylarındayız. Dağlardaki karlar erimeye başladı. Karların eriyip suların coşması ile köylerimizin kenarından geçen dere yine taşacak. Yine köy ahalisi olarak mahsullerimizin sellerle akıp gitmesi sonucunda aç ve perişan olacağız. Siz Allah’ın sevdiği, duası kabul olan kullarındansınız. Bizim için Allah’a suların coşması ile taşarak mahsüllerimizi alıp götüren bu dere artık bir daha taşmasın; genç, ihtiyar, çoluk çocuk aç kalıp perişan olmasın diye yalvarır mısınız?” demiş.

Köylünün bu yakınmasını dikkatle dinleyen Papaz Efendi elinde tutmakta olduğu eşeğinin yularını yanıbaşında duran bir köylü delikanlıya vermiş. Daha önceleri de vaaz vermek için üzerine çıktığı yüksekçe taşın üzerine çıkmış. Köylülere derenin taşması ile ortaya çıkan bu ve buna benzer felaketlerin sadece Allah’a dua etmekle önlenemeyeceğini anlatmaya başlamış. Bu gibi felaketlerin insanlar tarafından görülebilen, daha önceleri de defalarca yaşanmış olmasının verdiği tecrübeyle, Allah’ın bize verdiği aklı kullanarak bu gibi felaketleri önlemenin çaresini de düşünerek hep beraber bulmalarını öğütlemiş. Bu felaketi durdurmak için nasıl tedbir alacaklarını anlatmış. Ancak bütün tedbirleri aldıktan sonra Allah’a dua edebileceklerini, Allah’ın da kendilerinin gayretlerini göreceğini söylemiş. Allahın, tedbir alan, çalışan kavimlere nasıl yardımcı olduğunu, örnekleriyle anlatıp köyden ayrılmış.

Köylüler gelecek olan hiç bir felaketin başkalarından yardım beklemekle ya da oturup sadece dua etmekle önlenemeyeceğini, kendilerinin ancak birlik beraberlik içinde çalışarak felaketleri durdurabileceklerini öğrenmenin sevinci ile evlerine dağılmışlar.

Zaten bizler gibi fazla konuşkan olmayan, soğuk tabiatlı insanlarmış İrlandalı köylüler. Gece yatıp şafakla kalkmış köy ahalisi. Hiç kimseden bir talimat beklemeden her şeyi kendiliklerinden izan etmişler. Sabahın ilk ışıkları ile evlerde ve yollarda bir hareketlenme başlamış. Bizlerde olduğu gibi kimse kimseye bağırıp çağırarak emir vermiyormuş, sanki herkes yüzlerce defa bu işin tatbikatını yapmış gibi tıkır tıkır yapacakları işler için gerekli olan kazma, kürek ve denk yaptıkları boş çuvalları sessizce karıncalar gibi dere kenarına boylu boyunca taşıyıp dizmişler, bu taşıma sırasında, ne birbirine bağırmışlar ne de kalp kırmışlar, ne de çalışırmış gibi yapıp kaytarıp işler bitince “of-puf” çekerek çok yorulmuş gibi sahtekarlık da yapmamışlar. Herkes elinden geleni canla başla ortaya koymuş. Taşınan malzemeleri taşmak üzere olan derenin kenarına boylu boyunca dizmişler. Papaz efendinin öğrettiği gibi hep beraber çalışmaya başlamışlar. Herkes canla başla çalışıyor, çalıştıkça neşeleniyor, yaptıkları bu işi bitirdikten sonra derenin taşması gibi bir sorunu yaşamayacaklarına yavaş yavaş kanaatleri geliyormuş. Şarkı, türkü mırıldanıp birisinin açtığı çuvala bir başkası kürekle çakıl, kum dolduruyor, bir öbürü de daha sonraki çuvallar için kazma ile malzeme kazıyormuş. Tüm köylüler kadın, erkek cıvıl cıvıl neşe ve sevinçle çalışıyomuş. Kimisi doldurulan çuvalı sırtlarken kimisi dere boyuna getirilen dolu çuvalları üst üste sıralıyormuş. Adeta bir küçük kale inşa etmişler. Çevreden topladıkları taş ile de duvarı pekiştirmişler. Sur görünümündeki yaptıkları işi gören köylüler sevinç ve yorgunlukla işlerini bitirip evlerine dönerken ne bağıran olmuş ne de bir başkasına sitem eden. Kendi sağlıkları ve ihtiyaçları olan önlemleri sadece kendilerinin alın terleri ile çalışarak yapılabileceğini öğrenmenin, mutluluğunu yaşamışlar.

Bir kaç gün sonra coşan dere suları köylerinin önünden geçerken aldıkları tedbir sayesinde zararsız akıp gitmesini izlerken bağ ve bahçelerini sulamak için kanallar açarak bu sudan yararlanabileceklerini dahi düşünmüşler. Neşe ve coşkuyla çağlayanlar yaparak akan suyu izlerlerken Allah’a bol bol dua etmişler.

Sayın Aksekili Hemşehrilerim, bu anlattığım öyküde İrlandalı köylüler sorunlarının çözümünü papazlarını dinleyerek bulmuşlar! Serde Aksekililik var ya, öyküyü okuyunca birden gözlerim ışıldadı. Bir Aksekili olarak içimizde bir büyük yara olan Göktepe su yolunun işgalden ve mikrop yuvası olmaktan kurtulması için “formülü buldum galiba” diye sevindim. Ama önce cesur bir cami hocasına ihtiyacımız var, tıpkı İrlandalı papaz efendi gibi. Hatırlayacaksınız, Anadolumuz’un işgal altında olduğu yıllarda bir cuma namazı için camiyi dolduran cemaate caminin hocası “İşgal altındaki bir ülkede Cuma namazı kılınması caiz değildir.” demiş. Cemaatten caminin boşaltılmasını istemiş. “Önce cepheye gidelim, vatanı kurtaralım, ondan sonra namaz kılmaya hakkımız olsun.” demiş ya işte tam da onun gibi.

Akseki’de görevli aydın bir hocamızdan, ister misiniz çağdaş aydın hocalara yakışan şöyle bir çağrı gelsin: “Ey ümmeti Müslüman, şu anda Akseki ilçemizde su meselesinden dolayı bir müdahale söz konusudur. Göktepe’den ilçemize gelen su yolları göçerlerin davarları ve yaşayanları tarafından kirletilmektedir. Yerel yöneticiler, halkın sağlığını hiçe sayarak hiç bir uyarıyı dinlememektedir. Onlar için göçerler ve davarları Akseki insanından daha mı kıymetlidir?”

“Ey cemaat bu zilletten kurtulmamız için size bir çağrı yapıyorum. Yarın sabah namazımızı Boğaz camisinde kılacağız, namazdan sonra hep beraber Göktepe yaylasına gitmeliyiz. Çünkü temiz olduğundan emin olmadığımız bir suyu içmemeliyiz. Allah korusun bir salgın hastalıkta millet kırılır, temiz olduğundan emin olmadığımız bir su ile alınan abdest dahi sakat olabilir.”

“Dedelerimizin yürüyerek Bozkır’a gittiği gibi, hani her mayıs ayında zanaatkar yemenici ustalarımızın, kalaycı, semerci zanaatkarların işlemeye gitmelerini çabuklaştırmak için, Emirhasan Beline kürekle kar atıp yolları açtığımız gibi herkes ekmek bohçasını beline bağlasın, mataralarına sularını doldurup hazırlasın. Evinde fazla ekmek sacı olanlar sevap için getirsinler. Zaten herkes ekmeğini çarşıdan almaya başladı. Hani kendi çözümlerini kendileri bulan İrlandalı köylüler gibi kazması olan kazmasını, küreği olan da küreğini alsın, umutlarla dolu hep beraber aşıverelim Boğaz Kuyusu’nun başını, varalım Göktepe’ye, hayat kaynağımıza. Ekmek saçlarımızla kapatalım su maslaklarımızın ağızlarını. Elden ele ulaştırdığımız taşlarla, kayalarla kapatalım, yığalım kayaları Mısır piramitleri gibi. Analarımızın ekmek sacı ile ağızlarını kapattığımız maslakların üstlerine yığalım taşları, kayaları kolayca açıp kirletemesinler suyumuzu.”

İrlandalı köylülerin yaptığını Aksekililer yapamaz mı? Böyle bir çalışma yapmayı organize edecek olan hoca efendi bana da uçan kuş ile bir haber göndersin, uçan kuşun kanadına biner gelirim. Piramitlerimize iki taş koymak bana da kısmet olur inşallah.”


(HOCAM KORKMAYALIM, CESUR OLALIM)

Devlet çarkı bilirsiniz çok ağır işler. Hemen netice vermeyebilir. Ama benim müracaatım devletimizin en üst katına dogru hiyerarşik yoluna devam edecektir. Halbuki suyumuzu Akseki’ye getiren çok saygı ve minnet duydugumuz eski kaymakamımız Bekir Sıtkı Hanlıoğlu’nun yüzlerce kere gittigi Göktepe su yoluna sayın yeni kaymakamımız da zahmet edip bir kere gitse rezaleti gözleriyle yerinde görecek ve sorunu hemen çözeceğine inanıyorum. Zira bizim belediye başkanından hiç bir beklentimiz yok.

Sen yanmazsan ben yanmazsam, biz yanmazsak, karanlıklar nasıl çıkacak aydınlığa?

TEKRAR EDİYORUM: Sizin ne bir damla suyunuzda gözüm var, ne aşınızda, ne de işnizde. Benim bütün arzum, sizleri dimdik ayakta sağlıklı ve mutlu görmektir!
Halka hizmet Hakka hizmettir ilkesiyle hareket ediyorum. Hele siz bir çağırın beni, Aksekime gelirken anam ekmek bohçama azığımı buradan belime bağlayıverecek. Su kırbamı da buradan doldurur gelirim. Sizin hiç birinizin rızkına el uzatmam evelallah merak etmeyin; rahat olun.

HASAN KARAGÜL

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Hasan Bey;
İrlanda'lı olmaya gerek yok. O bizim bildiğimiz anlamda, herkesin gıpta ile baktığı,imrendiği AKSEKİLİ OLMAK YETERLİ olmalı...
Hikayenizi yazarken uyguladığınız, katıksız, ''Akseki ağzı'' demem bilmem doğru olur mu? çok çok güzel bir üslup.
Bir düşünce, bir istek, yöremiz insanına, ancak bu kadar güzel anlatılabilinir. Hikayelerinizde Aksekimizi yaşıyor, duygulanıyoruz.
''Kabak Yahnisi-Sobalı Otobüs- Yanık Hasan'' gibi öykülerinizle, Akseki Dergisi, aranan, hasretle beklenen, sıla esintisi getiren bir yayın olmuştu. Dileriz, yine yazılarınızı okuruz. Lutfen okurlarınızı yazılarınızdan mahrum etmeyin.
Bir haber alırsanız, bize de haber verin. Boğazkuyu'nu birlikte aşalım, GÖktepe yolunda...
Sizi yürekten kutlarım...
İ.E.