Oğlum sen beni dinlemiyor musun? Dinliyorum amca. Beni iyi dinle, benim her bir lafım bir sarı liradır. Kulağını, zihnini bana ver. “Daha gelmez o galbazan Tağancı”. Sen İstanbul’a iner inmez yektaptan varacaksın Veli’nin yanına.
- Selamunaleykum,
- Aleykum selam
Böyleyken böyle diyeceksin. Baban selam yolladı, ben İstanbul’a yeni geldim. Ben de senin gibi Akseki’liyim, bana bir iş yolağı göster diyeceksin. Ondan sonra sen gerisine karışma. Benim oğlanın İstanbul’da tanımadığı adam yokmuş. Veli her yanına varan hemşehrisini bir işin başına koyarmış. Her mektubunda öyle diyor. Memleketten her geleni adam ediyorum, yeter ki buraya çalışmaya gelenler sebatlı olsun diyor.
Benden soracak olursa bildiğin gibi de. Anan da baban da namazlarının ardından ağızları gökte sana duacılarmış dersin. Yalnız ona söyle baban sana aacık dargınmış de. Her vakit olmasa da arada bir iccak yemek yesin böyle giderse ayaktan düşer merem olur diyor dersin.
Her gün, her gün şeker şerbetine ekmek batırırsa bağırsakları kurur aman diyim. Bazen de hiç olmazsa iccak çorba içsin. Gerçi oğlanın dediği de doğru: “İşten artmaz dişten artar.” Ama azıcık da boğazına bakması ilazım.
Allah’tan amca yeni gelen müşterisine satış yapmaya daldı da fırsattan istifade edip pazarın içini projektör gibi taradım gözlerimle. Henüz gelen giden yoktu. Bu tağancı Yanık Hasan nerede kalmıştı. Babam ille de Yanık Hasan’dan alacaksın, onun tağanı iyi olur demese pazarın içini gezip başka tağancı var mı diye bakacağım ama olmaz. Babam ille de Yanık Hasan’dan alalım onun tağanı iyi olur dedi. Tağancıyı beklerken çadurganın (şadırvanın) yanında çuvallar ve sepetler içinde köyünden getirdiği zerzevatları satmaya çalışan Gödene’li amcayla yarenlik ediyoruz. İstanbul’da işportacılık yapan oğlu Veli’nin çok akıllı ve çalışkan olduğunu İstanbul’a gidince mutlaka onu bulmamı istiyor benden.
Müsterisi gidince amca yeniden başladı anlatmaya ama amcanın sözleri artık pek net anlaşılmıyor çünkü vakit kuşluğu geçmiş, Akseki’nin cumartesi pazarı iyice kıvamına gelmişti. Satıcılar bağırıp çağırıyor, mallarının reklamını yaparak, müşteri çekmeye çalışıyorlardı. “Patlıcan, biber, domates, kabak!” Bağırışmalar uğultu halinde birbirine karışıyordu. Yanında konuşanın bile söylediği zor anlaşılır olmuştu. Bu yüzden amca ısrarla oğlunun ne kadar başarılı ve akıllı birisi olduğunu artık bağırarak anlatma mecburiyetinde kalıyordu.
- Demek sen güccük galaycının oğlusun.
- Evet amca güccük galaycının oğluyum.
- Senin bir de ağabeyin olacak. O nerede şimdi?
- Amca biraz önce anlattım ya. İşte elimdeki bu tenekeye tağancıdan tağan alıp kalaycı Fehmi Dayı’ya tenekenin deliklerini lehimleteceğim. Akşama babam bir gidenle bu tağan dolu tenekeyi ağabeyime İstanbul’a yollayacak.
- Ha demek ki sen İstanbul’a gitmeyeceksin.
- Hayır gitmeyeceğim.
- Gitmeyip de burada eşek çobanı mı olacaksın.
- İstanbul’a ben de gitmek isterim ama ağabeyim gel derse giderim, gel demezse kimin yanına gideyim.
- Oğlum sen beni dinle. Hiç durma hemen git İstanbul’a. Buralarda iş yok güç yok. Burada durup köpek mi daşlayacaksın. Ağabeyinin keyfi çatacak da, sana ihtiyacı olacak da seni çağıracak. Olmaz öyle şey. Sen bir gün durma. Git İstanbul’a, benim oğlanı bul. Benim oğlan zehir gibi maaşşallah. İstanbul’daki arkadaşlarının hepsi ona akıl sorarmış. Sen git bir an önce Veli’nin koltuğunun altına gir. O seni de bir işin başına mutlaka koyar. Kendi kardeşi gibi seni de yattıkları handa yatırır, yeder, korur, gözetir. Temiz kalplidir benim oğlum.
Sağ olsun bizim köylü Hilmi Coşkun var. İstanbul’dan köye geldiğinde kardeşleriyle beraber benim Veli’yi de aldı İstanbul’a götürdü. “Bu çocuklar burada kalıp körelmesinler, ben onları İstanbul’da her birini bir işin başına koyarım, siz merak etmeyin” diyerek aldı götürdü. Hepsini bir işin başına koyup barındırdı. Benim Veli de Hilmi Coşkun’dan ne gördüyse aynısını işliyor. Köyden her varanı bir işin başına koyup koruyup gözetiyor. Seni de köylülerinden ayırmaz hiç korkma.
Pazarın uğultusu en yüksek düzeye çıkmış bağırışmalar çağırışmalar birbirine karışıyor.
- “Menerge’nin bu patlıcanlar!
- Yerli malı, yerli malı!
- Analık tarlasından yoldum getirdim bunları, sermayesi yok zebil bunlar!
- Yesin millet nam olsun kar olmasın alın baaalım, alın baaalım!
Gödene’li amca pazarın, pazarcıların hepsinin seslerini bastırmak için bağırarak anlatmaya çalışıyor bana Hilmi Coşkun’un ne kadar iyi bir insan olduğunu. Köylerinin ve köylerin gençleri için İstanbul’da bir ışık olduğunu, İstanbul’a gidince onu nasıl bulacağımı, hatta oğlu Veli’yi nerede, nasıl bulacağımı. Gerekli adresleri haftaya cumartesi pazarına gelirken yanında getireceğini benim gelip mutlaka almamı bağıra bağıra iyice tembihliyor bana.
- Sen Veli’nin gözüne gir, gerisinee karışma.
Veli’nin gözüne girmem için neleri yapıp neleri yapmamam gerektiğini de bir güzel ezberlettiriyor. Arada müşteri gelince konuşması kesiliyor. O müşterisine bakarken fırsat bu fırsat diye bütün pazar yerini gözlerimle tarıyorum, tağancı Yanık Hasan geliyor mu diye. Yanık Hasan’ı hiç görmedim ama görsem o saat tanırmışım. Onu tanımam için işareti belli. Yüzünün yarısı kara yarısı ak. Anası onu ikiz doğurmuş. İkiz kardeşi Ahmet’i yanına alıp yaylaya giderken yaylada ikisine birdem bakamam diye Yanık Hasan’ı bir kayanın kovuğuna bırakıp gitmiş. Aylarca kayanın kovuğunda bir başına parmağını emerek hayata tutunan Yanık Hasan’ın kayanın kovuğunda kalan yarısı beyaz, kovuğun dışında kalan kısmı güneşten yandığı için simsiyah olmuş. Aylar sonra yayladan sahile dönerken bir ihtimal yaşıyor mudur diye kayalar arasında oğlunu arayan annesi onu kayanın kovuğunda mışıl mışıl uyurken bulmuş ve bağrına basmış. O yüzden tağancının adı Yanık Hasan kalmış. Bir yüzü kara bir yüzü ak görsem hemen tanırım. Vakit iyice ilerlemiş, güneş tepemize dikilmişti. İnsanlar öğlen ezanıyla beraber camiye yönelmekte. Kimisi şadırvanda abdest alıyor. Abdest almak için sıra bekleyenler kollarını sıvarken bizim amcayla şakalaşıyorlar. Bizim amca pazar yerinde çok saygın biri galiba. Hemen herkes onunla selamlaşıyor. Tam birisi tağancı deyyusu gelmedi mi daha derken son kelimesinin yarısı ağzında kalıyor.
Bir elinde kocaman tağan tenekesi, omzunda bir eşek semeri, omzundaki semeri tutan koluna doladığı eşeğin yularıyla aşağı çarşıyı yukarı çarşıya bağlayan merdivenin başından çıkıverdi Yanık Hasan. Görür görmez o saat tanıdım. Gerçekten kimseye sormama hacet yok. Adamın bir yüzü kara bir yüzü ak, işte karşımda Yanık Hasan. Yanık Hasan’ı sırtında semerle o halde gören pazar yerinde sergi açmış köylüler arasında bir curcuna başladı Yanık Hasan’a muzip takılmalar, iğneli laf atmalarla. kimisi “Hasan, semer sana çok yakışmış” diyor, kimisi “Layığını bulmuşsun”, kimisi de “Haram parayla alınan eşek insanı böyle yarı yolda bırakır” diyor. Bir şamatadır gidiyor. Yanık Hasan ise herkese laf yetiştirmeye çalışıyor, bir yandan da kendisini bu hallere düşüren eşeğine beddualar yağdırıyordu. “Ulan bundan sonra bir avuç yem vermem ben bu eşeğe. Valla bir dabanca olsa şu gavurun eşeğini o saat öldüreceğim.” Altın dişli Menergeli Gara Memet Amca lafı gediğine koydu: “Eşeğin sahibi sensin, gavur da sen mi oluyorsun o zaman Yanık Hasan?”
Tam da sevinmiştim Yanık Hasan geldi diye. Tağanımızı alıp hemen gidecektim. Fakat öyle olmadı. Kanter içindeki Yanık Hasan pazarcı arkadaşlarına hararetli bir şeyler anlatıyor, onların kendisine yaptıkları şakaları göğüslemeye çalışıyordu. Tağan tenekesini, eşeğin yularını, semerini Pazar yerindeki çadurganın (şadırvanın) yanındaki her zamanki yerine bırakıp birilerine bunlara bakarak olun. Öteki tağan tenekesini de alıp geleyim. O namussuz eşek de orada açlıktan gebersin. Bundan sonra ona yem de vermem kapıma da bastırmam. İnşallah onu canavarlar yer de kurtulurum diye eşeğine beddualar yağdırarak geldiği merdivenden hızla inip gözden kaybolurken, arkadan iki eli çok dikkatimi çekti. Bir eli beyaz öbür eli sanki tuluktan dikilmiş bir eldiven giymiş gibi simsiyah. Pazar yerindeki ahalinin çoğu öğle namazını kılmak için camiye girmiş, ortalık bir hayli tehhalaşmıştı. Gödeneli amcanın bir anlık gafletinden yararlanıp bu olanların ne anlama geldiğini, işin aslının ne olduğunu, haram parayla alınan eşşek işte böyle olur. Diyenlerin kastını ve haram parayı sordum.
“Yanık Hasan beş, altı ay önce bu pazardan bir eşek satın aldı. O gün bu gün eşekten hiç randıman alamadı. Eşşeğin üzerine bindin mi ya da bir yük sardın mı eşek biraz gidiyor, yorulunca yata gidiyor. Öldürsen kalkmıyor. Eşşek iyice dinleninceye kadar saatlerce yatıyor. Ne yapsan bir türlü yerden kalkmıyor. Eşşek iyice dinlenecek keyfi çatacak da ayağa kalkacak sen de yükü tekrar sarıp yoluna gideceksin, o da ne kadar gideceğin belli değil. Canı isterse tekrar yata gidiyor. Onun için Yanık Hasan eşşekten yana çok dertli. Baksana gene bugün pazara gelirken üstünde tağan tenekeleri yüklü, yorulmuş, ilvat ööönde yata gitmiş. Sabah nere öğlen nere; varsan baksan hala yatıyordur.
Eşşek kalkacak ta pazara mal getirip satacaksın. Eşşeğin kalkmasını beklese Yanık Hasan akşam olur.Pazar tavsur gene de tağanlarını pazara getirip satamazdı. İyicene kızmış bu sefer Yanık Hasan. Baksana eşşeğin yularını, semerini sırtına vurmuş aldı geldi. Şimdi de ilvat öööne daşların arasına sakladığı öbür tağan tenekesini almaya gitti. Alsın gelsin de satmaya başlasın malını hava kararmadan.
- Hava karardıktan sonra pazarda kimse kalmaz. Gerçi sen garanti müşterisin. Hava kararsa da sen bekleyip mutlaka tağanını alacaksın.
Yoksa güccük kalaycı seni eve gatmaz.
Benden sana bir amca nasihatı daha; insanın yılmışı da çıkla eşşeğin yılmışı gibi olur. O insan da hayatta çok ezilmişse bir gün bir vesileyle yata gider. Bir yatmaya alıştımı öldür Allah kaldıramazsın. Onun için insanın da eşşeğin de sıkıyı görünce yata gideninden uzak duracaksın. Bunların bahaneleri bitmez. Ya karnı ağrır ya da başı. Ne kendisine faydası olur ne de başkasına.
Gödeneli amcanın anlattıklarını düşündüm. Neticede eşşek te olsa anlamıştır bu yük taşımanın sonunun olmadığını. Herhalde eşşekteki bu yata gitme buluşu eşşeğin akıllanması mıdır diyorum. Acaba bu eşşeklik doğumundan ölümüne kadar devam edecek olan kaderini, eşşeğin değiştirmesi midir. Yaşlanınca eşşeğin gücü de azalmıştır mutlaka. Bu eşşeklik boğazı tokluğuna bir eşşeklik oluyor. Ağasının eşşekliğini yaptığı ne ise mahallenin eşşekliği, hatta köyün eşsekliğine dönüşünce, buna can dayanmıyor. Netice de eşşek te olsa bütün bu yüklerin altından kalkamayacağını anlar. Eşşek bu ya başı boş gezerken bile olsa onu gören çocuklar, insanlar üstüne biner. Bağa, tarlaya herhangi bir yük götürecek olan mahalleli veya köylü Hasan Ağa senin eşşeği ver de bir bağa ya da dağa varayım, geleyim der. Herkes işini gördüğüne bakar ama eşşeği düşünen yok. Eşşek aç mı, tok mu, hasta mı, yorgun mu? Eşşek te olsa bu yüklerin altından kalkamayacağını anlar ve bu ziletten kurtulmanın yolunu bulur. Yorulunca veya sıkışınca eşşek artık yata gider. Demek ki hiç kimseye taşıyamayacağı yükü sarmamak lazım diye düşünürken kendi kendime. Gödeneli amcanın sesi ile sarsıldım.
- Dalıp gitme öyle. Laflarımı iyi belle. Hayatta herkes birilerinin öğretmenidir. Herkes te birilerinden birşeyler öğrenir. Unutma ölen bir eşşekse geriye semeri kalır gördüğün gibi. Ölen bir insan ise geriye eseri kalır.
Lafımı dinler İstanbul’a benim Veli’nin yanına gidersen sen de adam olursun onun gibi. Bana da dua edersin sonra.
Herkes öğle namazında, ortalık biraz sakin. Kafamı tırmalayan “Haram para ile alınan eşşek böyle olur” demelerinin ne anlama geldiğini soruyorum Gödeneli amcaya.
Amca sesini biraz kısarak beri gel kimse duymasın dedi. Oturduğum yerden kalkmadan hafifçe ona doğru kaydım. Göz ucu ile sağa sola baktı. Kısık bir sesle bu Yanık Hasan deyyusu var ya çok midesiz bir adamdır dedi.
Kendi gözlerimle gördüm geçen sene bu vakitler burada gene tağan satıyordu. Yukarı mahalleden efe Aamat bir helke getirmiş. Şu helkeye aldığı kadar tağan koy dedi. Bu Yanık Hasan da tağan tenekesini kaldırdı dökerken tenekeden helkenin içine tağanla beraber küçük bir sıçan ölüsü düştü. Efe Aamat sıçan ölüsünün düştüğünü hemen fark etti. Bu ne lan helkeye düşen demeye kalmadı bu Yanık Hasan namussuzu elindeki tenekeyi yere koyduğu gibi helkenin içinden iki parmağıyla alıp yavru sıçan ölüsünü ağzına attığı gibi kaşla göz arasında hemen yutuverdi. Efe Aamat bağırıyor. Ulan o sıçan ölüsüydü yuttuğun.
Yanık Hasan bağırıyor vallahi sıçan ölüsü değildi o, o kadar ufak sıçan ölüsü olur mu? Tenekenin içine bozarmut düşmüş, onu aldım. Ağzıma attığım gibi yuttum.
Efe Aamat bağırır: Sıçanıdı, kuyruğunu gördüm. Ağzına attığında kuyruğu daha dudağının kenarındaydı.
Yanık Hasan bağırır: Vallahi billahi ufak bir bozarmuttu helkenin içine tağanla beraber düşen. Ağzımın kenarında gördüğünde sıçanın kuyruğu değil armudun sapı idi dedi fakat Efe Aamat ikna olmadı. Tağan helkesini yere devirdiği gibi helkeyi çadurganda yıkarken hala bağırıyordu: Ulan Yanık Hasan, bu helke mundar oldu, çabuk bu helkenin kalaylama parasını ver yoksa külahları değişiriz.
Zor şer araladık ikisini. Yolladık Efe Aamadı kalaycı Fehmi’ye. Git kalaylat helkeni, bu deyyus kaç paraysa versin kalay parasını dedik.
Sonraki aylarda bir gün köyden pazara gelirken bana ağzından kaçırdı, bu deyyus. Yavru sıçan tenekenin deliğinden tağanın içinde düşmüş. İçinde boğulup ölmüş. Koca teneke tağanı güccük bir sıçan yüzünden dökü mü verecem sattım gitti. Aman kimseye söleme diye de sıkı sıkı tembih etti bana.
Ona kuyruklu tinton derler, kırk yılda bir düşer tağan tenekesinin içine. Helkeden aldığım gibi yuttum, vallahi yağ gibi gitti boğazımdan, hiç te bir şey olmadım.
Helkeden aldığımda yutmasam atıversem herkes görecek sıçan ölüsü olduğunu. Bir daha benden kimse tağan almazdı. Ölü yavru sıçanı yuttum, namusumu kurtardım.
Yanık Hasan öyle dese de gene de kulaktan kulağa yayıldı bu mesele. İşte o günden sonra Yanık Hasan’a mundar tağan sattı, mundar tağandan aldığı para da haram oldu diye takılırlar hep.
Haram para ancak kötü işler yapmaya yarar. İşte numunesi ortada. Kesesine haram para girdi bir kere. Yanında helalini de götürdü. Ne işe yaradı? O para ile aldığı eşşek hem kendi işine yaramıyor. Eşşeği satsa kimse almaz hem de yediği yemler cabası. Şimdi en iyisini yapıyor, salıversin dağa. Dağda canavarlar bari yersin bu eşşeği. Eşşeğin zaten bitik olduğu daha alırken belli idi. Ben kulakları salmış, yaramaz bu eşşek sana, alma dedim. Dinlemedi, aldı. Haram para nasıl çıkacak?
Bu lafları duydum ya içimde bir buruk tiksinti oluştu. Tağancıyı beklemesem eve dönsem olanları babama anlatsam. Acaba ne der, yoksa çok mu kızar? O sıçan meselesi geçen sene olmuş bitmiş. Adam geçen seneden beri dünyanın tağanını sattı birşey olmadı. Niye almadan geldin derse çok mu kızar acaba?
Bekleyip tağanı alsam ya benim aldığım tenekenin içinde de sıçan ölüsü varsa? Bu şüphe içime girdi bir kere. Ağabeyime kıyamam, şaibeli bir adamdan bu tağanı alamam. Alırsam ağabeyime kötülük etmiş olurum. Peki ne yapmalıydım? Bir taraftan Gödeneli amcanın oğluyla ilgili nasihatlarını dinliyor, bir taraftan da kafamdan kendime göre tağanı almamanın kurgularını yapıyorum. Bu arada öğle vakti çoktaaan geçmiş, ikindi olmuş, millet ikindi namazından bile çıkmıştı. Yanık Hasan hala ortalarda yok, bir bahane olsa da hiç gelmese diye geçirdim içimden, ben de tağanı almadan eve gitsem ne iyi olurdu.
Olanları babama anlatsam tağancı gelemediği için babam da bana kızmazdı. Fakat birden o da ne ? Uğultu halinde bağırışan, gülüşen bir kalabalık aşağı çarşıdan yukarı çarşıya çıkmaya başladılar. Kalabalık gittikçe çoğaldı. Gülüşmeler, bağırışmalar arttı. Gödeneli amca dürttü beni. Geldi senin galbazan tağancı, işte dedi. Fakat sabahtan beri onu beklememe rağmen tağancının gelişine hiç memnun olmamıştım. Öncelikle tağan almak için öne çıkmam gerekli ama tağan almak bir türlü içime sinmiyor. Oturduğum yerden ayağa kalkıp olanları daha iyi anlamaya çalıştım.Yanık Hasan omzunda tağan tenekesi kalabalığın ortasında herkese laf yetiştirmeye çalışıyor. Kolundan, ceketinde çekip haram parayla eşşek almanın sonucunu soranlara dert anlatıyor. Uzaklardan duydukları bu şamatanın, bağırışmanın ne olduğunu anlamak için herkes oraya koşuyor. Etrafındaki kalabalık, bağırışanlar, gülüşenler gittikçe çoğalıyor. Kimisi yerden aldığı eşşeğin yularını elden ele atıyor, kimileri eşşeğin semerini Yanık Hasan’a gösterip nerede bu semerin içindeki aslan diye alay ediyor. Kimileri Yanık Hasan’ın omzundaki tağan tenekesini davul gibi çalmaya uğraşıyor. Bu tenekenin içinde kaç tane sıçan ölüsü var diye bağırıyor.
Kan ter içinde, yorgun, bitkin kalan tağancıdan, çıldırmışçasına birden acı bir feryat yükseldi: “Yeter be, canıma doyurdunuz, yeter gayrı bu yaptığınız irezillik. Böyle şaka olmaz olsun. Öldürün de kurtulayım elinizden.”
Kalabalık birden geri çekildi. Tağancı etrafında oluşan kalabalık çemberinin ortasında kala kaldı. Omzunda tağan tenekesi çılgınca bağırıp çağırıyor. Bir o yana bir bu yana yalpalıyordu fakat kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Artık üzgün, pişman ,Yanık Hasan’ın çılgınca bağırışlarını ve hareketlerini izliyorlardı. Birden bire cinnet geçirmeye başlayan tağancı omzundaki tağan tenekesini daha önce getirip bıraktığu tenekenin üzerine var kuvvetiyle fırlattı. Bomba gibi patlayan tenekelerden fışkıran tağanlar kalabalığı adeta tağana boyadı. Siniri bir türlü geçmeyen tağancı tağan tenekelerini ayaklarının altında pestil gibi ezdi. Çarşı Pazar silme tağana boyandı. Biraz önce gülüp şamata yapan kalabalıktaki herkesin üstü başı tağana boyandığı halde kimseden çıt çıkmıyordu.
Zavallı Yanık Hasan’ a mı acırsın, tarumar olan sebze, meyve tezgahlarına mı acırsın?
Tağanların içinde tepinip bağıran tağancının sesini birden Akseki Park Kahvesinin olduğu taraftan gelen jandarma düdükleri ve koşuşturma sesleri bastırdı. İşte pazar yerinde bir vukuat vardı. En önde zabıta memuru teyfik çavuş ile Güvenlik güçleri, asayişi temin etmek için koşarak geliyorlardı.
Allah’ım bana büyük bir lütuf muydu bu olanlar? İstemediğim mundar tağanı almadan, boş tağan tenekesini alıp, oradan etrafa saçılan tağanlara baktım. Suç unsuru olacak sıçan ölüsü görür müyüm diye, ama nafile. Sıçan mıçan ölüsü de yok ortada. Adama haksızlık ediliyor belki ama iğrendim bir kere. Onun tağanından kesinlikle haftaya da almam artık.
Birden aklıma bir cinlik geldi. Onbir yaşındayım ama Akseki’li miyim neyim, akıl kutusu gibiyim. Kaçmak için bahanem hazır. Ekmek buldun ye, dayak buldun kaç misali, hiçbirşeye karışmadan ilan (yılan) gibi sessizce sıvıştım kalabalığın arasından.
Olanlardan bana ne? Durursam, bakarsın şahit mahit yazarlar.
Hasan KARAGÜL
26 Temmuz 2008 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
3 yorum:
Hasan KARAGÜL'ün, Akseki Dergisinde yayınlanan, 3. AKSEKİ YAZ FESTİVALİ kapsamında Aydın DEMİROĞLU'nun, yetenekli kızları Sevgi ile,sahneye koyduğu bir öykü ''Mundar Tağan''
Yörede adı çok duyulan ''Gazak Aptal'' tiplemesi ile senaryolaştırılan öykü, festival için Akseki Stadına konulan sahnede oynanmış, ilgi toplamıştı.
Tekrar okumaktan keyif alıyor, insan.
Merak ettiğim konu, hemşehrilerimizin, bilgisayarda gezinen insanların, bu güzellilerden haberlerinin olup- olmaması... Haberiniz varsa, izlenimlerimizi, bir-iki kelime ile dile getirmemiz gerekmez mi? Ve, sonra, Karagül'ün bu sitesinden haberi olanların, yakınlarına, Site adresini verip; ''OKUYUN-ÇOK BEGENECEKSİNİZ:'' mesajı göndermeleri gerekmez mi?
Küçük bir not... Hikayelerin her birisi, tek başına da bir öykü tadı veriyorsa da; Mundar Tağan'ın kahramanı, ''YANIK HASAN'' öyküsü bir sonra... ''Arkası yarın- veya Azsonra.'' zahmetine katlanmadan, hemen okuyabilirsiniz. Ben öyle yaptım.
Tebrikler Karagül. İyi ki varsın.
İbrahim Ekmekci
abi sen yakında yaşar kemal gibi olursun valla bu anadolu öykülyerinin keyifli anlatımıyla
eline sağlık
hikayede adları geçen Tevfik Çavuş ve Efe Amad'ın Kardeşi İhsan'nın torunuyum.O güzel anlatımınızla sanki, tağan almaya gelen çocuk benmişim gibi haz aldım.Bozkırdan gelen tağan tenekesine gittim baktım fare sığarmı diye.Bu kadar güzel anlatılabilir.Bogazdan Eresinin Kadir Çavuş'unda torunuyum belki bi hatıranızda onunla yada çocuklarıyla ilgilidir.Ellerinizden saygıyla öpüyorum.
Yorum Gönder