2 Ağustos 2008 Cumartesi

SOBALI AKSEKİ POSTASI

Toplumun her kesiminde abartılı bir kanaat vardır Aksekililer açıkgöz olur diye. Eğer bu kanaat doğru olsaydı ağustos ayında Side kumsalında ne işimiz vardı bizim, tepemizde bir alev topu gibi güneş ve onun kavurduğu kumsal. Anamın ekmek pişirdiği saca çıplak ayakla basabilirsiniz belki fakat Side kumlarına asla. Yıl 1980, Ağustos ayı, kumsalda bir şemsiye altında, şezlonglarda barınıyoruz. Hüseyin bu esareti kabullenmiyor. Kaşla göz arasında ayakları yansa da denize kaçıyor. Büyük oğlum Hüseyin henüz dört yaşında. Kaçıncı sefer bilmiyorum peşinden koşuyorum, denizden çıkması için kandırmaya çalışıyorum: “Baba gel ebiş sırtıma, seni dondurma almaya götüreyim.” Ama Hüseyin kanmıyor, ille denize girecek. Hüseyinle mücadelemiz yan şezlongdaki amcayı rahatsız etmiş olacak ki uzandığı yerde hafifçe doğrulup oturuyor. Kendisini rahatsız etmiş olabileceğimizi düşünerek özür dilediğimde gülümsemesi içimi rahatlatıyor. Altmış yaşlarında babacan tavırlı, güngörmüş bir insan edasıyla “Nerelisiniz evlat?” diye sormasının ardından Aksekili olduğumuzu öğrenince daha neşeli bir sohbet
başlıyor aramızda. Amca, Hüseyin’i kandırmama yardımcı olmaya çalışıyor ama nafile. Oğlumu eşime teslim ettikten sonra şezlongumu amcanınkinin yanına yanaştırıyorum. “Akseki benim ilk göz ağrım” diyor amca; “İlk kaymakamlığımı orada yaptım. Daha sonra çeşitli ilçelerde kaymakamlık, illerde valilik, merkez valiliği neticede emeklilik. Ben de hata yaptım ağustos ayında buraya gelmekle, eylülde gelmek gerekirdi. Şimdi Akseki’de olsaydık çarşıya çuvalla karlar geldiğinde biraz da pekmezle karıştırıp kar aşı yapardık, sonra gelsin kaşıklar.” Amca, gençlik yıllarının heyecanını içinde yeniden duyduğundan olacak ki büyük bir keyifle anlatmaya devam ediyor.
“Kaymakamlık kurasını çektim. Gideceğim yer Akseki. Soruşturduk nasıl gideriz Akseki’ye diye. Önce Konya’ya gideceksin dediler, sonrası Allah kerim, kış kıyamet. Konya’nın karını sen bilmezsin evlat; damdan dama atlarken kedi havada donar. 1950 öncesi yıllar, sen daha doğmamışsındır. Etraftan soruşturdum, Akseki postası şuradan kalkar dediler. O zaman arabalar burunluydu, eski bir arabaya (Akseki postasına) bindik. Hava bıçak gibi kesiyor, yerlerde bir metre boyunda kar. Muavin arabanın önünde marş kolunu çeviriyor ama eller donmuş çengel gibi. Kaçıncı kol atmadan sonra homurdanarak çalıştı posta arabamız. Arabanın içindeki insanlar fakir, üst baş pejmurde. Bir iplik çeksen kırk yama birden sökülecek derler ya öyle perişanlar. Hepsi çul çuvala sarılmış dişlerimiz takır takır Akyokuştan aşağı inerken Akseki kaymakamı olduğumu öğrenen şoför muavine sesledi: “Oğlum sobaya iki odun daha at kaymakam bey üşümesin.” Muavin hemen hareketlendi. Arkalardaki bir çuvalın içinden iki odun getirip sobanın içine attı. “Kaymakam Bey üşümesin.” O güne kadar sobalı otobüs hiç görmemiştim. Hayretle baktım yavaş yavaş yanmaya başlayan sobaya. Otobüsün tam ortasına konmuş ayakları otobüsün tabanına vidalanmış bir teneke soba, borusu da otobüsün tepesinde açılan bir delikten dışarı çıkarılmış. Dumanı tüte tüte binbir meşakkatli bir yolculuktan sonra vardık Akseki’ye.”
“Akseki 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğunun sekizinci belediyesi olarak kurulmuş. Akseki dört dağın arasına kardan donmak üzere olan bir serçe yavrusu gibi büzülmüş küçücük bir yerleşim birimi. Ovası küçücük, toprakları az ve verimsiz. Onun için insanları ekmeklerini hep dışarıda aramak zorunda kalmışlar. Tek çıkış yolları zanaat öğrenip zanaatlarını çevre ilçe ve köylerde icraa ederek geçimlerini sağlamak olmuş. Kimisi kalaycı, kimisi kunduracı, demirci. Kışı ailesi ile kar altındaki yuvalarında geçiren babalar bahar ile hareketlenir, esnaf başlarından ve varlıklı ağalardan edindikleri kalaycı ise bir miktar kalay, nişadır, pamuk ve gerekli araçları; kunduracı ise esnaf başından aldığı bir kanat gön, birkaç kanat deri, iplik, balmumu vs. gereçleri işleme dönüşü ödemek üzere borca yazdırıp ikili, üçlü gruplar halinde, kimileri atlı, kimileri eşekli, kimileri yaya çalışmak için çıkarlar yola. Ver elini “ötüyüz”. Üç-beş ay sonra dönerler ilçeye. Önce esnaf başlarının ve ağaların borçları ödenir, kalan zahire ve kazançlarıyla hazırlanırlar yeni kışlara. Bir dahaki sene satacakları mestlerin üretimi için gerekli olan çalışmaya başlarlar. Kışa kadar edindikleri hayvan derilerini işlerler, kuruturlar, boyarlar ve zenne boyundan ulubattala kadar her boyda mest dikmek için deriler kesilir. Mestler için telden kopçalar hazırlanır. Kış aylarında evlerinde mestlerin teyelleri çekilir, kopçalar dikilir. Mestler hazırlanır ve denklenir. Uzun yıllar bu kısır döngü hep böyle sürüp gitti. Ama şimdilerde böyle değilmiş gidişat. Bu insanların çocukları büyük şehirlerde büyük işler yapmışlar. Çok paralar kazanmışlar. Hanlar, hamamlar, fabrikalar ve apartmanlar almışlar, mevkii ve makam sahibi olmuşlar. Bu zenginlik nasıl oldu? Bir türlü anlayamadım.”
Amcanın soluklanmasından faydalanarak zenginliklerimizin nasıl oluştuğunu tam anlatacaktım ki vali beyin eşi yemek zamanı geldiği için eşini yemeğe çağırdı. Sonraki görüşmemizde sohbetimize kaldığımız yerden devam etmek için anlaşıp vedalaşarak ayrıldık.


Hasan KARAGÜL
hasankaragul@gmail.com

2 yorum:

Unknown dedi ki...

Sevgili Karagül'den bir Akseki Klasiği daha...''Sobalı Otobüs...'' Çok güzel, doyumsuz anlatımı ile, gençlerimize, anlayabilene önemli mesajlar veriyor...Okuyucuyu cezbediyor, öykü bitmesin, sürsün istiyor, insan. Acaba, ''Kaymakamla sohbet devam etmiş mi? Neler anlatmış 1950 öncesi Akseki'si için...'' diyorsunuz.
Bilmiyorum Sizler ne hissediyorsunuz, bu konuda?
1960 yılı sonrası, YedekSubay Öğretmen olarak, vatana olan görevimi yapma hazırlığı yaparken,yanıma, bir Rumen yazarın Varlık Yayınlarından kitabını da seçmiştim. Panait ISTRATİ, ve bir de Nobel kazanmış Norveç'li Knut HUMSUN!ın birkaç kitabı... Karagül'ün hikayeleri ISTRATİ'nin sürükleyiciliğini anımsattı bana.
Uşak-Minka Abla-Baraga'nın Dikenleri-Angel Dayı-Akdeniz vb. ne kadar hikayesi varsa okumuştum,Rumen yazarın. İnsancıl,sürükleyici bir üslubu vardı. Sonra,HUMSUN'un Victoria'sı, Açlık'ı, aradığım seri romanlar oldu.Şimdi Karagül Hikayeleri de öyle. ''Sık Arananlar''a ekledim, Karagul'ün blogspot'unu, bakıyorum , yeni bir şey var mı? diye.
Bilmem,hikayelerin mekanı Akseki, kahramanları Aksekililerden olduğundan mıdır, bu karagül hayranlığım? Desem, yalnız Onlar değil, anlatımı da, benzetmeleri de bir başka, Karagül Hikayelerinin...''
''Teşbih de hata olmaz.'' demiş, eleştirmenler... Karagül Hikayelerinde ''hata'' değil,Akseki olaylarına, Akseki diliyle, büyük bir yaratıcılıkla gerçekleştirilen, cezbedici bir anlatım üslubu var.
Bilmem Siz düşüncelerime katılı mısınız?
Yeni Akseki hikayeleri beklentisi ile.
İ.E.

Unknown dedi ki...

hocam çok keyifli olmuş yazı. insan ve yaşamıirdeleyen böylesine anılarla dolu anlatımlara her zaman ihtiyaç var. yüzyıllardır sorulan bir soruya cevap vermişsiniz resmen. ben de aksekilileri kendini aşırı düşünen insanlar olarak tanırdım. ama coğrafya bu yöne sürüklemiş toplumu. son derece insani bir durum. kimse eleştirmesin. selamlar saygılar cüneyt