23 Ağustos 2008 Cumartesi

28 /07 / 2008

İSTANBUL

HARAM ERİK....!

‘Erik insanoğlunun arzuladığı en cazip meyvalardan biridir. ’ Hele, yeşil papaz eriği.
Daha karşıdan gören insanın ağzını sulandırır .Fakat eriğin kesinlikle helalini bulup yemek lazım.
Helalini bulup yemeyenin, haramla, helali ayırmayanın, bir gün cezasını göreceği mutlaktır.
Haram ERİK yiyenin cezası, kendisine yetişmese bile; kesilen ceza, mutlaka torununun dişini
kamaştırır.

Bu ve benzeri sözleri, Annemin Babası Nasuh Dedemden dinlemiştim, 6, 7 yaşlarında iken.
Dedem, Akseki tabiri ile ‘’eskicilik’’yapardı. Yani, eski ayakkabıları, mestleri tamir eder
istenirse, nadiren de olsa, yenilerini dikerdi. Ömrünün çoğunu, 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşında, cepheden cepheye koşmakla geçirmiş, bir gazi idi, Nasuh Dede.
Ebemle evlenip çoluk çocuga karışmış. orta yaşlarında eşini kaybettiği için de, yaşamını, ilçedeki eski evi - küçücük bağı ve camiler arasında geçirmekteydi.

Camilerde vaaz veren hocalara yakın oturur, iyi dinler,öğrendiklerini de akşam sohbetleri için evimize toplanan, komşularımıza ve aile efradımıza çok güzel naklederdi . Bütün amacı kendisinin öğrendiği dersleri, güzellikleri, herkesin öğrenmesi; kendilerine pay çıkarması idi. Gerçi o yıllarda bütün insanlarımız çok saf ve çok temizdi. Ama benim Nasuh Dedem saflıkta, ön sıralarda yer alırdı. Dedeme göre; ‘’Herkesin dedesinin ısırdıgı haram bir erik ,gelecekte mutlaka torununun dişini kamaştıracaktı.’ Bizlere bu mealde sayısız örnekler verir, hikayeler anlatır, haram yememezi tenbih ederdi. ‘Size ikramda bulunan bir kimsenin verdiği bir şeyi ,hakikaten helal yoldan kazanmış olduğuna kanaat getirmezseniz ,sakın ha ,alıp yemeyin.’ diye uyarırdı. ‘Haram veya hırsızlıkla elde edilen, hatta haram parayla alınıp ikram edilen, bir lokma, insanın, bünyesinde, mutlaka tedavisi imkansız, hastalıklara sebep olur. Sakın ha, haram helal ayırmayan kimsenin sofrasına oturmayın ! Eğer herhangi bir şekilde , boğazınızdan haram bir lokma geçerse, doymaz bir nefise sahip olursunuz. Nefsinizin fireni patlar. Sonra da bitmek tükenmek bilmeyen nefsinizin isteklerini temin etmek için, siz de kötü yola saparsınız. Haramın harmanı da hiç olmaz. Bu insanı felakete götürür derdi.

Dedemden dinlediğime göre:

İlçenin içindeki ve çevre köylerde yaşayan ahali ise rençber ,kalaycı, demirci ,eskici veya hayvan yetiştiriciliği yapan, çobanmış, kasapmış. Kasaplar, isteyene, kış için pastırmalık davarları keser; parasını da, ‘’İşleme Dönüşü’’ alırmış.

Esnaf başları veya varlıklı tüccarlar; zanaatkarların istedikleri malzemeleri, açık hesap, istedikleri miktarda vererek , Ustaları desteklerlermiş. Sermayesi olmayan namuslu çalışkan, esnaf ve zanaatkarlar da, canla başla çalışır, çoluk çocugunun nafakasını helalinden. temin ederlermiş. Daha sonra da, Esnaf başlarından aldıkları malzemelerin parasını da, herkes gibi işlemeden dönünce, namusluca öderlermiş. Hiç kimsenin aklından aldıkları borcu ödememek gibi, herhangi bir kötülük, haramzadelik geçmezmiş. Ustalar,kendilerine itimat edip ,mal vererek, çalışma imkanı sağladığı için de, alış-veriş yaptıkları yere teşekkür ve minnetlerini sunarlarmış.
Az kazanan az yer, çok kazanan çok yer, artanını da biriktirir, zengin olurlarmış.

Hiç kimsenin gözü bir başkasının malında olmaz. Başkaları için de, “Nereden buldu, nasıl kazandı? ” denmezmiş. “Mutlaka kitabına uydurmuştur. Uyanık adam.’’ Gibi hırsızlıkları gizleyecek bir düşünce de, henüz o zaman kimsenin aklına gelmezmiş.

Herkes helal kazanır. Çoluk çocuguyla birlikte helal yermiş. Helal yedikleri ve güzel düşündükleri için de, karınlarında kurtlar kaynamaz, günümüzdeki mevcut olan hasetlikten beslenen hastalıklar da , oluşma fırsatı bulamazmış.

Esnaf ve zanaatkarlar bu minval üzerine çalışırlar, bahar aylarında gittikleri kasaba ve köylerde hüsn-ü kabul görürler, işleme dönüşü, kazançlarını para ve mal karşılığı tahsil edip, helalleşip, deve yükleriyle evlerine döner, borcunu ödeyip gelecek yılın hazırlığına başlarlarmış.

Akseki’li ustaların, elbette yaşadıkları ilginç hikayeleri, karşılaştıkları olaylar, anıları vardır. Ama, Dedem bize, bir kış günü, harıl harıl yanan soba etrafında toplanmışken, ibret verici, bir’’ çoban hikayesi’’ anlattı ki, okuyunca Sizler de beğeneceksiniz.

Sürü sahibi, varlıklı kişiler, hayvanlarını güden çobanlara , emeklerinin karşılığını
“Kesene-Ölmez Ana- Yarıcı’’ tabir edilen usullerle verirlermiş. “Yarıcı’’ olan çoban., Gütüğü sürünün kârına da, zararına da ortak olurmuş. “Ölmez ana’’ da,. ortaklıga başlarken, sadece ağa tarafından sermaye olarak ortaya konan hayvan miktarından sorumlu olunurmuş .
İş bitip, ortaklıktan ayrılırken ağa önce koydugu miktar kadar hayvanlarını alıyormuş .
Sonrada Ortaklık sırasında Üreyen ve çogalan geri kalan hayvanları da çobanla,ağası aralarında paylaşır. Hesap sonunda da mutlaka helallaşırlermış..

Hikayeye konu olan çoban’a, sürü sahibi, sürüsünü teslim ederek, anlaştıkları usule göre gütmesini, şahitlerin huzurunda istemiş.
Çoban, Ağasıyla konuşup, anlaşıp, ortaklığa aldıgı sürüsünü otlatmaya başlamış..
Günlerden bir gün, yalancı çobanın fikri, niyeti bozulmaya başlamış.
“Ben dağ başlarında davar güdeyim Ağa ilçede sefa sürsün.
Ben kar altında yatayım. Ağa pambuk yatakta.
Köşeyi dönmenin çaresini bulmazsam bu işler iyi olmayacak.’’
Diye planlar yapmaya başlamış.
Belli ki çobanın dedesi yıllar önce haram bir erik dişlemiş.
Ya da kendisi. haram bir susam tanesi yutmuş
Artık hiç çaresi yok . Haram tohumun yeşerme zamanı geldi.
Haramzadenin, eline ilk fırsat geçti.
Fırsatı mutlaka hemen değerlendirmesi lazım.
Haramın bünyesine zerresi dahi girse, bu onun bünyesini, insanlıgını, bozup, dagıtıp, mutlaka Onu yok edecektir.Bu sondan kaçınılmaz.
Bes belli ki, O’na bu tenbihi yapacak bir dedesi olmamış,.
Haramın helalin ayrımını yapamıyor..
Kendisine göre çok akıllı.
Aslında Zavallı, bir haramzadenin,. sofrasına oturmuş belli ki…
Yediği bir haram lokma yapısını bozmuş bir kere.
Yavaş, yavaş ağasının kendisine emanet ettigi, Sürüye layıkıyla bakmıyor.
“Nasıl çalarım, Sürünün hepsine kısa yoldan nasıl sahip olurum’’ gibi kafasını kötü düşüncelerle, planlarla meşgul ediyormuş .
Bu yüzden sürüsüne gereken ilgiyi göstermemiş.
Sürüye canavar girmiş.
Bir bölümünü parçalamış, can korkusuyla kaçanların bazıları da uçuruma yuvarlanmış. Geriyede az bir hayvan kalmış.
Geriye kalan hayvanların sağlamlarını ucuz -pahalı dememiş, Ağasının haberi varmış gibi, bir güzel satmış. Bir kısmını da, kesmiş yemiş. Nihayetinde koca sürüyü sıfırlamış.

Yaptıgı hatalardan dolayı sürünün mahvolmasına sebep oldugu için üzüldüyse de artık iş işten çoktan geçmiş. Sürüsünü, dolayısıyla, işini kaybeden yalancı çoban, orta yerde mecnun gibi kalakalmış .Peki ama sürünün sahibi olan, O’na ekmek veren, velinimetine; sürüsünü güvenip, kendisine teslim eden Ağasına,şimdi ne diyecek?

Ağasının yüzüne nasıl bakacak ? Ne yapacağı bellidir haramzadenin. Artık tek çıkış yolu vardır, O’nun için. Ağasının karşısında küstahlaşmak .
Her haramzade her hırsızın yaptığı gibi O da. Ağası ne sorarsa sorsun. Onun için tek çıkış yolu olan. Küstahça cevaplar vererek,.Ağasına pişmanlık getirtecek.

Sonunda Ağası;

“Git - defol senin gibi ahlaksızla uğraşamayacağım, sen ahlaksız bir adamsın, senin tarzındaki adamı muhatap almak, bana yakışmaz, kalk defol karşımdan.’’ deyince de... haramzadenin gözleri parlayacak ve işimi hallettim gayri deyip, kalkıp sıvışıp gidecektir.

Ağanın durumu ise daha da çok can sıkıcıdır. İlçede olanlar duyulmuş. Halk arasında söylentiler, muhtelif rivayetler şeklinde almış başını gidiyormuş. Herkes duyduğuna kendi yorumunu da katarak. Bir başkasına,’’.Yarıcı çoban ağasını tanımaz olmuş’’. “Ağanın sürüsünün altından girmiş üstünden çıkmış. Ağa da çobana hiçbir şey yapamıyormuş.’’ Gibisinden söylentiler Ağanın da kulağına geldikçe Ağa kendi kendine kahroluyormuş . Ağa düşünceli ve uykusuz gecelerden sonra, nihayet halk gözünde, kötüye çıkan , itibarını kurtaracak planı uygulamaya koymuş.
Cumadan,cumaya ilçeye, hem ibadet hem de alışveriş için gelen tanıdığı bir başka çoban dostuna bu büyük derdini anlatıp,sorunun çözümü için yardımını istemiş. Ağanın çok ekmeğini yemiş olan dost çoban da Ağaya söz vermiş.

Ne yapıp edecek. Haramzade yalancı çobanı ikna edecek. Haftaya cumaya, kendisiyle beraber ilçeye, getirme sözü vermiş. Ağa, sürüsünün başına gelenleri, birinci ağızdan dinleyip, öğrenecek. Artık soruna ne çözüm bulabilirse, sonuca razı olacak. Şansına küsecek.. Bu hesabı da böylece kapatıp, halkın dedi kodusundan kurtulmayı düşünmüş. Cuma günü gelip çatmış…

Ağa Cuma namazı için aptestini almış. Camiye gitmeye hazırlandığı sırada, kapısı çalınmış.
Hizmetçi kız kapıyı açınca. İki çobanı karşısında görüp, ağasına seslenmiş. Ağam bizim çobanlar gelmiş. Ağa, “İçeri buyur etsene misafirlerimizi kızım.’’ Deyince, hizmetçi kız çobanları içeri buyur etmiş.. Tavassutçu çoban, Ağasına hediye getirdiği küçük bir oğlak derisine basılmış, peynir tuluğunu hizmetçi kıza verip, “Ben girmeyeyim. Çarşıda işim var Ağamı camiden sonra görürüm.’’ deyip evden ayrılmış. Yolda hem gidiyor hem de içinden, “İki ucu pis bir deynek, neresinden tutsam elime bulaşacak, iyisi mi ben hiç karışmayayım, Ağasıyla Çoban işlerini kendileri halletsin.’’ deyip gidiyormuş. Kapıda ise Ağa yalancı çobana içeri girmesi için ısrar ediyor, çoban da eve girmeden üstün körü bir hesap verip, fazla açık vermeden sıvışıp gitmeye çalışıyormuş.

Yoldan geldin açsındır. Sen içeri gir. Aptestini alırken, sana yemek hazırlasınlar dediyse de yalancı çoban kabul etmeyip Camiye geç kalırım, daha Aptest de alacağım, yemeği de sonra yeriz.
Ben hemen şu bizim sürünün hesabını verip, camiye yetişeyim. Hesap her işten önemli demiş.. Ağası çobanın kendisine kısa yoldan, ayak üstü bir hesap vererek, kurtulup gitmek istediğini anlamış.. Ağa hizmetçi kıza seslenmiş.. Kızım, biz hesap görürken sen de çorbayı, biraz ılındır getir. Aç karnına namaz olmaz. Şimdi ılık tas ile çorbayı başına dikiversin. Namazdan sonra gelir yemeğimizi rahat, rahat yeriz dese de, çoban hemen alel usul bir hesap verip sıvışmak istemiş.. Ağam hani duymuşsundur.

“Bir zaman bir salgın hastalık geldi. bizim malların yarısı ozaman gırıldı. Sonra da sürüye bir canavar sürüsü dadandı. Her gelişlerinde beşer ,onar bizim davarları yeyip gittiler. Kimi mallarda canavarı gördüksüre, korkudan kaçarken uçuruma yuvarlandı, öldü. Sürüden kala, kala götü boklu bir toklu kaldı. Baktım adam olmayacak. Onu da ben kestim, etini yedim. Derisinden de bir bıçak kılıfı yaptım. Biz de hesap temiz olur. Hile hurda olmaz. Gördüğün ğibi hesabımız tertemiz ağam.’’deyip belindeki kamayı çıkarmış. Kamanın kılıfını dikiş yerinden yırtarak ikiye ayırmış, bir yarısını kendi almış. Öbür yarısını da ağasına uzatmış. Tamam mı ağam? Benim hakkım benden yana, helal olsun sana.’’ deyip, kalkmış.

Ağa koskoca sürüden geriye kalan, yarım bıçak kılıfına bakıp, sabırla yutkunmuş.Ağa, asaleti gereği, işi lafa-söze dökmemek gerektiğini düşünmüş. Ve , hizmetçisine seslenmiş..

Kızım çorbayı getir.

Çorba gelmiş, “Hesabı kısa yoldan verip kurtulduk.’’ diye düşünen çoban bir tas ılık çorbayı başına dikmiş ve çoban hemen evden çıkıp, çarşının yolunu tutmuş. Giderken de böylesine büyük bir hesaptan çok ucuz kurtulmanın sevinci ile ’’Ağayı nasıl da kolay uyuttum.’’ diye seviniyormuş. Ağasına da “Ağam, sen yavaş yavaş gelesiye, ben çadurğanda aptestimi alırım.” deyip, hızla evden uzaklaşmış.

Şadırvanın başında uzunca bir sıra bekledikten sonra aptestini alan çoban. Camiye girip, vaaz vermekte olan hocanın yakınına, önlerden bir yere oturup, başlamış vaaz dinlemeye. Çoban etrafına bakınmış, bir tanıdık var mı diye. Cuma olduğu için cami alabildiğine dolu imiş. Bazı tanıdıklarını görünce adet olduğu gibi elini göğsüne götürüp uzaktaki tanıdıklarıyla selamlaşmış. Biraz da hocanın söylediklerine kulak vermiş. Vaazın başını dinlemediği için konu ile bir bağlantı kuramamış .

“İyi ki çorbayı içtim yoksa karnım gurul,gurul etmeye başlardı, açlıktan.’’ diye düşünmüş.Karnında yavaş, yavaş bir şişkinlik hissetmeye başlamış.Oturduğu yerde altına aldığı bir ayağını öbür ayağıyla değiştirmiş.İçinde sanki bir huzursuzluk başlamış. Karnı hafifçe guruldamış, “Çorba bağırsaklarıma yayılıyor’’ diye düşünmüş, bir ayak daha değiştirmiş, ayak değiştirmeler ve karın guruldamaları arttıkça artmış. Hocaya bakmış, Hoca hala anlatıyor.

“ Hocaya kulak vereyim. Karnımı belki unuturum.’’ diye düşünmüş fakat hocanın vaazının bitireceği yok. Karnı ise gurul, gurul. Bulgur gibi terlemeye başlamış. “Ben bu namazı kılamam, Camiden çıkayım.’’ diye düşünmüş. Çevresine bakmış, çıkması da imkansız. İğne atsan yere düşmeyecek kadar cami dopdolu. Bir ayak daha değiştirip, imdat ister gibi, kulağını, zihnini hocaya vermiş. Sanki hoca kendisini tanıyormuş, her lafı kendisine söylüyormuş, gibi algılamaya başlamış. Memleketin birinde yiğit bir adam, adamın da bembeyaz ,ceylan gibi bir atı varmiş. Onun için bu dünyadaki en kıymetli varlığı atı imiş. Atıyla uzak bir yolculuğa giderken,. yol kenarında açlıktan perişan bir adam görmüş. Atını durdurup bir ağaca bağlamış. Ekmek bohçasını , suyunu açıp adamı da davet etmiş. Başlamışlar yemeklerini yemeye ve sohbete. Aç ve yoksul adam, ilerde bir köye gideceğini, açlıktan bitkin olduğunu söyleyince “Yemeğimizi yiyelim, birazda uyuyup dinlendikten sonra, ben seni atıma bindiririm. Kendimde atın yanında yürür, seni gideceğin yere götürür, bırakırım.Sonra da kendi yoluma giderim’’ demiş.

Yemekten sonra da çekilip, ağaçların dibinde, yatıp uyumuşlar. Bir neden sonra atın sahibi., atının ayak seslerine uyanmış. Bir de ne görsün, aç, fakir, düşkün, diye himaye ettiği adam atına binmiş mahmuzlamış, atı çalmış, kaçıyor. Atın sahibi çaresiz. Atının arkasından bakakalmış. Bir mırıltı dökülmüş adamın dudaklarından.,’’ Atımın çalınıp götürülmesinden daha çok, bu adamın, içimdeki, insanlara iyilik yapma duygumu öldürdüğüne yanarım.’’ demiş.

“Siz ,siz olun, varlıklarını size itimat edip teslim eden insanlara ihanet etmeyin’’ deyip vaazı bitirmiş ama çoban da bitmiş. Kaç kere kalkıp camiden kaçmaya yeltenmiş ama ne o gücü kendisinde bulabilmiş ne de o fırsatı. Şimdi artık korkusundan kesik kesik çok küçük nefesler alıyor, bomba gibi patlamamak için de kalçalarını sımsıkı tutmağa çalışıyormuş. Boncuk, boncuk terleyen alnını elinin tersiyle silerken kulakları uğulduyor gözleri kararıyormuş. Hocanın buyurun namaza çağrısıyla, adeta bir solucan yavaşlığıyla, dikkatlice kalkmış. Son bir gayretle safta yerini almış, almasına ama, namaz kılmayı bırak, ölse daha iyi.
Çünkü namaz kılmak için, kendisinden hiç ümidi kalmamış. Hocanın tekbiriyle namaz başlamış, “Allahu ekber ’’. Hocanın sureleri okuyup “Allahu ekber’’ diyerek Cemaatı rükuya sevk etmesi ile, bütün cemaat eğilmiş. Fakat ne kadar da yavaş eğilmeye çalıştıysa da.
haramzade çobanın eğilmesiyle, arkasında adeta bir yanardağ patlayıvermiş. Ağasının kendisine, çalışanı tarafından yapılan ihanetin intikamını almak için hazırladığı oyun, mükemmel bir sonuç vermiş. Ağanın çobana ayak üstü içirttiği müshil ilacı karıştırılmış çorba
camiden can havliyle kaçan çobanın pantalon paçalarından şırıl,şırıl akıyormuş.

Sahtekar çoban, cemaatin üzerlerini de, camiyi de, musmundar etmiş. Kendisi de son derece rezil olmuş. İlçeden kaçıp kaybolmuş. İlçede günlerce, haftalarca, haramzade çobanın, kendisine ekmek veren Ağasına ihaneti konuşulmuş. Çocuklara ibret vesilesi olarak göşterilmiş. Ağa da ,kirlenen camiyi temizletip paklatmış. Rencide olan sayğınlığını da, verdiği ders sayesinde, yeniden kazanmış. Yaşam devam etmiş. Ağa yine varlıklı, yine huzurluymuş fakat, haramzadelikle güvenilirliğini kaybeden çoban toplumdan dışlanmış, yılları perişanlık içerisinde geçmiş.

“Bunca yıldan sonra. Ağamın öfkesi geçmiştir, varayım kapısına yüz süreyim. Belki beni af eder’’ düşüncesiyle ilçe yakınlarına gelmiş. Kendisini suçlu hissettiği için de Boğazdaki birinci depede “Kolcu yatağı’’ olarak bilinen kayalıklarda, gece havanın kararmasını beklemiş. Karanlık çökünce, kimseye görünmeden Hacalı’nın odasına girip, yatacak, sabah olunca da, Ağasının kapısına, yüz sürüp, af dileyecek. Beklediği olmuş. Karanlık basınca da, ortalıktan el ayak çekilmiş. Boğazdaki ilk evlere gelince. Şeytan içine bir vesvese vermiş.’’ Ya beni bir gören olursa.Ya da beni ahali unutmadı ise. En iyisi bir evin düğmelerine çıkıp, biraz dinleyeyim içerisini pencereden. Bakalım ne konuşuyorlar? Beni konuşuyorlar mı?.’’ diye merakla,yavaş, yavaş çıkmış düğmeleri. Bakmış pencereden, içerisi tam seçilmiyor. Odanın, tam pencerenin karşısına gelen duvarında, bir davulbaz görünüyor. Hayal, meyal. Gözleri biraz daha alışınca. Davulbazın altında yanan ocağı farketmiş. Ocağın ortasına dört beş odun çatılmış. Pek harlı olmasa da çıtır çıtır yanıyor.

Çoban, ‘’Demek ki havalar soğuyunca.,bizim gibi bunlar da yakmış ocakları’’ diye geçirmiş aklından. Daha kasımın başı imiş ama soğuklar yavaş yavaş başlamış. Ocakta bir harlanma olmuş. İki,üç çiye şıçramış yerdeki çulun üzerine. Ateşin ışıltısında elindeki alfebeyi hecelemekte olan çocuğa odanın hanği kuytu yerinde olduğu, görünmeyen bir kadın sesi “Apdullah çulu söndür.’’ demiş. Ateşten çitleyen çiyelerden küçük olanlar sönmüş. İrice olanı ise uykuya dalmaya çalışan bir kuş gözü gibi yavaş yavaş kapanıyormuş. Ama çula daha fazla zarar vermesine dayanamamış. Aptullah alfabe elinde olduğu halde kalkıp, ayağını basarak kıvılcımı söndürmüş. Çoban çocuğa daha dikkatli bakmış. “Anca ’benim oğlan kadar.’’ diye geçirmiş içinden. Çocuk yeniden oturmuş ocağın kenarına. Başlamış hecelemeye alfabesini.

AALİ, AALİ, TOP AT…
AAY ŞE, AAY ŞE, İP ATLA… .

Oda karanlık olduğu için başka kimse varmı ki diye düşünmüş Çoban. Çocuğun babası belki de daha eve gelmemiştir. Beni bir gören olmadan inip gideyim diyormuş ki bir kadın sesi., belli ki çocuğun annesi, Aptullah yatmicak mısın ?

Ana dersim çok. Ders çalışacağım.

Bu kadar ders mi olur uşak? Kendini öldürdün e. Yeter çalıştığın, yat gayrı.

Ana aacık daha çalışayım.

Ne lan bu, malim mi olacaksın?.

He ana malim olacam. Ana ben kaç yaşındayım?

Napacaksın yaşını ?

Öğretmen sordu bugün herkese. Çoğumuz bilemedik yaşımızı.

Ne bileyim ben eve gelince babana sor. Sen ötöövn Salih ilesin ona sor.

Öğretmen O’na da sordu, O da bilemedi. Ana ben kaç yılında doğdum? Sen onu söyle. Öğretmen hesaplıyor o zaman yaşımızı.

Ben yılını, mılını bilmem. “Çarşıda camiye bir çoban ötürmüş’’ dediler di sen işte o gün doğdun .


Hasan KARAGÜL

Hiç yorum yok: