23 Ağustos 2008 Cumartesi

28 /07 / 2008

İSTANBUL

HARAM ERİK....!

‘Erik insanoğlunun arzuladığı en cazip meyvalardan biridir. ’ Hele, yeşil papaz eriği.
Daha karşıdan gören insanın ağzını sulandırır .Fakat eriğin kesinlikle helalini bulup yemek lazım.
Helalini bulup yemeyenin, haramla, helali ayırmayanın, bir gün cezasını göreceği mutlaktır.
Haram ERİK yiyenin cezası, kendisine yetişmese bile; kesilen ceza, mutlaka torununun dişini
kamaştırır.

Bu ve benzeri sözleri, Annemin Babası Nasuh Dedemden dinlemiştim, 6, 7 yaşlarında iken.
Dedem, Akseki tabiri ile ‘’eskicilik’’yapardı. Yani, eski ayakkabıları, mestleri tamir eder
istenirse, nadiren de olsa, yenilerini dikerdi. Ömrünün çoğunu, 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşında, cepheden cepheye koşmakla geçirmiş, bir gazi idi, Nasuh Dede.
Ebemle evlenip çoluk çocuga karışmış. orta yaşlarında eşini kaybettiği için de, yaşamını, ilçedeki eski evi - küçücük bağı ve camiler arasında geçirmekteydi.

Camilerde vaaz veren hocalara yakın oturur, iyi dinler,öğrendiklerini de akşam sohbetleri için evimize toplanan, komşularımıza ve aile efradımıza çok güzel naklederdi . Bütün amacı kendisinin öğrendiği dersleri, güzellikleri, herkesin öğrenmesi; kendilerine pay çıkarması idi. Gerçi o yıllarda bütün insanlarımız çok saf ve çok temizdi. Ama benim Nasuh Dedem saflıkta, ön sıralarda yer alırdı. Dedeme göre; ‘’Herkesin dedesinin ısırdıgı haram bir erik ,gelecekte mutlaka torununun dişini kamaştıracaktı.’ Bizlere bu mealde sayısız örnekler verir, hikayeler anlatır, haram yememezi tenbih ederdi. ‘Size ikramda bulunan bir kimsenin verdiği bir şeyi ,hakikaten helal yoldan kazanmış olduğuna kanaat getirmezseniz ,sakın ha ,alıp yemeyin.’ diye uyarırdı. ‘Haram veya hırsızlıkla elde edilen, hatta haram parayla alınıp ikram edilen, bir lokma, insanın, bünyesinde, mutlaka tedavisi imkansız, hastalıklara sebep olur. Sakın ha, haram helal ayırmayan kimsenin sofrasına oturmayın ! Eğer herhangi bir şekilde , boğazınızdan haram bir lokma geçerse, doymaz bir nefise sahip olursunuz. Nefsinizin fireni patlar. Sonra da bitmek tükenmek bilmeyen nefsinizin isteklerini temin etmek için, siz de kötü yola saparsınız. Haramın harmanı da hiç olmaz. Bu insanı felakete götürür derdi.

Dedemden dinlediğime göre:

İlçenin içindeki ve çevre köylerde yaşayan ahali ise rençber ,kalaycı, demirci ,eskici veya hayvan yetiştiriciliği yapan, çobanmış, kasapmış. Kasaplar, isteyene, kış için pastırmalık davarları keser; parasını da, ‘’İşleme Dönüşü’’ alırmış.

Esnaf başları veya varlıklı tüccarlar; zanaatkarların istedikleri malzemeleri, açık hesap, istedikleri miktarda vererek , Ustaları desteklerlermiş. Sermayesi olmayan namuslu çalışkan, esnaf ve zanaatkarlar da, canla başla çalışır, çoluk çocugunun nafakasını helalinden. temin ederlermiş. Daha sonra da, Esnaf başlarından aldıkları malzemelerin parasını da, herkes gibi işlemeden dönünce, namusluca öderlermiş. Hiç kimsenin aklından aldıkları borcu ödememek gibi, herhangi bir kötülük, haramzadelik geçmezmiş. Ustalar,kendilerine itimat edip ,mal vererek, çalışma imkanı sağladığı için de, alış-veriş yaptıkları yere teşekkür ve minnetlerini sunarlarmış.
Az kazanan az yer, çok kazanan çok yer, artanını da biriktirir, zengin olurlarmış.

Hiç kimsenin gözü bir başkasının malında olmaz. Başkaları için de, “Nereden buldu, nasıl kazandı? ” denmezmiş. “Mutlaka kitabına uydurmuştur. Uyanık adam.’’ Gibi hırsızlıkları gizleyecek bir düşünce de, henüz o zaman kimsenin aklına gelmezmiş.

Herkes helal kazanır. Çoluk çocuguyla birlikte helal yermiş. Helal yedikleri ve güzel düşündükleri için de, karınlarında kurtlar kaynamaz, günümüzdeki mevcut olan hasetlikten beslenen hastalıklar da , oluşma fırsatı bulamazmış.

Esnaf ve zanaatkarlar bu minval üzerine çalışırlar, bahar aylarında gittikleri kasaba ve köylerde hüsn-ü kabul görürler, işleme dönüşü, kazançlarını para ve mal karşılığı tahsil edip, helalleşip, deve yükleriyle evlerine döner, borcunu ödeyip gelecek yılın hazırlığına başlarlarmış.

Akseki’li ustaların, elbette yaşadıkları ilginç hikayeleri, karşılaştıkları olaylar, anıları vardır. Ama, Dedem bize, bir kış günü, harıl harıl yanan soba etrafında toplanmışken, ibret verici, bir’’ çoban hikayesi’’ anlattı ki, okuyunca Sizler de beğeneceksiniz.

Sürü sahibi, varlıklı kişiler, hayvanlarını güden çobanlara , emeklerinin karşılığını
“Kesene-Ölmez Ana- Yarıcı’’ tabir edilen usullerle verirlermiş. “Yarıcı’’ olan çoban., Gütüğü sürünün kârına da, zararına da ortak olurmuş. “Ölmez ana’’ da,. ortaklıga başlarken, sadece ağa tarafından sermaye olarak ortaya konan hayvan miktarından sorumlu olunurmuş .
İş bitip, ortaklıktan ayrılırken ağa önce koydugu miktar kadar hayvanlarını alıyormuş .
Sonrada Ortaklık sırasında Üreyen ve çogalan geri kalan hayvanları da çobanla,ağası aralarında paylaşır. Hesap sonunda da mutlaka helallaşırlermış..

Hikayeye konu olan çoban’a, sürü sahibi, sürüsünü teslim ederek, anlaştıkları usule göre gütmesini, şahitlerin huzurunda istemiş.
Çoban, Ağasıyla konuşup, anlaşıp, ortaklığa aldıgı sürüsünü otlatmaya başlamış..
Günlerden bir gün, yalancı çobanın fikri, niyeti bozulmaya başlamış.
“Ben dağ başlarında davar güdeyim Ağa ilçede sefa sürsün.
Ben kar altında yatayım. Ağa pambuk yatakta.
Köşeyi dönmenin çaresini bulmazsam bu işler iyi olmayacak.’’
Diye planlar yapmaya başlamış.
Belli ki çobanın dedesi yıllar önce haram bir erik dişlemiş.
Ya da kendisi. haram bir susam tanesi yutmuş
Artık hiç çaresi yok . Haram tohumun yeşerme zamanı geldi.
Haramzadenin, eline ilk fırsat geçti.
Fırsatı mutlaka hemen değerlendirmesi lazım.
Haramın bünyesine zerresi dahi girse, bu onun bünyesini, insanlıgını, bozup, dagıtıp, mutlaka Onu yok edecektir.Bu sondan kaçınılmaz.
Bes belli ki, O’na bu tenbihi yapacak bir dedesi olmamış,.
Haramın helalin ayrımını yapamıyor..
Kendisine göre çok akıllı.
Aslında Zavallı, bir haramzadenin,. sofrasına oturmuş belli ki…
Yediği bir haram lokma yapısını bozmuş bir kere.
Yavaş, yavaş ağasının kendisine emanet ettigi, Sürüye layıkıyla bakmıyor.
“Nasıl çalarım, Sürünün hepsine kısa yoldan nasıl sahip olurum’’ gibi kafasını kötü düşüncelerle, planlarla meşgul ediyormuş .
Bu yüzden sürüsüne gereken ilgiyi göstermemiş.
Sürüye canavar girmiş.
Bir bölümünü parçalamış, can korkusuyla kaçanların bazıları da uçuruma yuvarlanmış. Geriyede az bir hayvan kalmış.
Geriye kalan hayvanların sağlamlarını ucuz -pahalı dememiş, Ağasının haberi varmış gibi, bir güzel satmış. Bir kısmını da, kesmiş yemiş. Nihayetinde koca sürüyü sıfırlamış.

Yaptıgı hatalardan dolayı sürünün mahvolmasına sebep oldugu için üzüldüyse de artık iş işten çoktan geçmiş. Sürüsünü, dolayısıyla, işini kaybeden yalancı çoban, orta yerde mecnun gibi kalakalmış .Peki ama sürünün sahibi olan, O’na ekmek veren, velinimetine; sürüsünü güvenip, kendisine teslim eden Ağasına,şimdi ne diyecek?

Ağasının yüzüne nasıl bakacak ? Ne yapacağı bellidir haramzadenin. Artık tek çıkış yolu vardır, O’nun için. Ağasının karşısında küstahlaşmak .
Her haramzade her hırsızın yaptığı gibi O da. Ağası ne sorarsa sorsun. Onun için tek çıkış yolu olan. Küstahça cevaplar vererek,.Ağasına pişmanlık getirtecek.

Sonunda Ağası;

“Git - defol senin gibi ahlaksızla uğraşamayacağım, sen ahlaksız bir adamsın, senin tarzındaki adamı muhatap almak, bana yakışmaz, kalk defol karşımdan.’’ deyince de... haramzadenin gözleri parlayacak ve işimi hallettim gayri deyip, kalkıp sıvışıp gidecektir.

Ağanın durumu ise daha da çok can sıkıcıdır. İlçede olanlar duyulmuş. Halk arasında söylentiler, muhtelif rivayetler şeklinde almış başını gidiyormuş. Herkes duyduğuna kendi yorumunu da katarak. Bir başkasına,’’.Yarıcı çoban ağasını tanımaz olmuş’’. “Ağanın sürüsünün altından girmiş üstünden çıkmış. Ağa da çobana hiçbir şey yapamıyormuş.’’ Gibisinden söylentiler Ağanın da kulağına geldikçe Ağa kendi kendine kahroluyormuş . Ağa düşünceli ve uykusuz gecelerden sonra, nihayet halk gözünde, kötüye çıkan , itibarını kurtaracak planı uygulamaya koymuş.
Cumadan,cumaya ilçeye, hem ibadet hem de alışveriş için gelen tanıdığı bir başka çoban dostuna bu büyük derdini anlatıp,sorunun çözümü için yardımını istemiş. Ağanın çok ekmeğini yemiş olan dost çoban da Ağaya söz vermiş.

Ne yapıp edecek. Haramzade yalancı çobanı ikna edecek. Haftaya cumaya, kendisiyle beraber ilçeye, getirme sözü vermiş. Ağa, sürüsünün başına gelenleri, birinci ağızdan dinleyip, öğrenecek. Artık soruna ne çözüm bulabilirse, sonuca razı olacak. Şansına küsecek.. Bu hesabı da böylece kapatıp, halkın dedi kodusundan kurtulmayı düşünmüş. Cuma günü gelip çatmış…

Ağa Cuma namazı için aptestini almış. Camiye gitmeye hazırlandığı sırada, kapısı çalınmış.
Hizmetçi kız kapıyı açınca. İki çobanı karşısında görüp, ağasına seslenmiş. Ağam bizim çobanlar gelmiş. Ağa, “İçeri buyur etsene misafirlerimizi kızım.’’ Deyince, hizmetçi kız çobanları içeri buyur etmiş.. Tavassutçu çoban, Ağasına hediye getirdiği küçük bir oğlak derisine basılmış, peynir tuluğunu hizmetçi kıza verip, “Ben girmeyeyim. Çarşıda işim var Ağamı camiden sonra görürüm.’’ deyip evden ayrılmış. Yolda hem gidiyor hem de içinden, “İki ucu pis bir deynek, neresinden tutsam elime bulaşacak, iyisi mi ben hiç karışmayayım, Ağasıyla Çoban işlerini kendileri halletsin.’’ deyip gidiyormuş. Kapıda ise Ağa yalancı çobana içeri girmesi için ısrar ediyor, çoban da eve girmeden üstün körü bir hesap verip, fazla açık vermeden sıvışıp gitmeye çalışıyormuş.

Yoldan geldin açsındır. Sen içeri gir. Aptestini alırken, sana yemek hazırlasınlar dediyse de yalancı çoban kabul etmeyip Camiye geç kalırım, daha Aptest de alacağım, yemeği de sonra yeriz.
Ben hemen şu bizim sürünün hesabını verip, camiye yetişeyim. Hesap her işten önemli demiş.. Ağası çobanın kendisine kısa yoldan, ayak üstü bir hesap vererek, kurtulup gitmek istediğini anlamış.. Ağa hizmetçi kıza seslenmiş.. Kızım, biz hesap görürken sen de çorbayı, biraz ılındır getir. Aç karnına namaz olmaz. Şimdi ılık tas ile çorbayı başına dikiversin. Namazdan sonra gelir yemeğimizi rahat, rahat yeriz dese de, çoban hemen alel usul bir hesap verip sıvışmak istemiş.. Ağam hani duymuşsundur.

“Bir zaman bir salgın hastalık geldi. bizim malların yarısı ozaman gırıldı. Sonra da sürüye bir canavar sürüsü dadandı. Her gelişlerinde beşer ,onar bizim davarları yeyip gittiler. Kimi mallarda canavarı gördüksüre, korkudan kaçarken uçuruma yuvarlandı, öldü. Sürüden kala, kala götü boklu bir toklu kaldı. Baktım adam olmayacak. Onu da ben kestim, etini yedim. Derisinden de bir bıçak kılıfı yaptım. Biz de hesap temiz olur. Hile hurda olmaz. Gördüğün ğibi hesabımız tertemiz ağam.’’deyip belindeki kamayı çıkarmış. Kamanın kılıfını dikiş yerinden yırtarak ikiye ayırmış, bir yarısını kendi almış. Öbür yarısını da ağasına uzatmış. Tamam mı ağam? Benim hakkım benden yana, helal olsun sana.’’ deyip, kalkmış.

Ağa koskoca sürüden geriye kalan, yarım bıçak kılıfına bakıp, sabırla yutkunmuş.Ağa, asaleti gereği, işi lafa-söze dökmemek gerektiğini düşünmüş. Ve , hizmetçisine seslenmiş..

Kızım çorbayı getir.

Çorba gelmiş, “Hesabı kısa yoldan verip kurtulduk.’’ diye düşünen çoban bir tas ılık çorbayı başına dikmiş ve çoban hemen evden çıkıp, çarşının yolunu tutmuş. Giderken de böylesine büyük bir hesaptan çok ucuz kurtulmanın sevinci ile ’’Ağayı nasıl da kolay uyuttum.’’ diye seviniyormuş. Ağasına da “Ağam, sen yavaş yavaş gelesiye, ben çadurğanda aptestimi alırım.” deyip, hızla evden uzaklaşmış.

Şadırvanın başında uzunca bir sıra bekledikten sonra aptestini alan çoban. Camiye girip, vaaz vermekte olan hocanın yakınına, önlerden bir yere oturup, başlamış vaaz dinlemeye. Çoban etrafına bakınmış, bir tanıdık var mı diye. Cuma olduğu için cami alabildiğine dolu imiş. Bazı tanıdıklarını görünce adet olduğu gibi elini göğsüne götürüp uzaktaki tanıdıklarıyla selamlaşmış. Biraz da hocanın söylediklerine kulak vermiş. Vaazın başını dinlemediği için konu ile bir bağlantı kuramamış .

“İyi ki çorbayı içtim yoksa karnım gurul,gurul etmeye başlardı, açlıktan.’’ diye düşünmüş.Karnında yavaş, yavaş bir şişkinlik hissetmeye başlamış.Oturduğu yerde altına aldığı bir ayağını öbür ayağıyla değiştirmiş.İçinde sanki bir huzursuzluk başlamış. Karnı hafifçe guruldamış, “Çorba bağırsaklarıma yayılıyor’’ diye düşünmüş, bir ayak daha değiştirmiş, ayak değiştirmeler ve karın guruldamaları arttıkça artmış. Hocaya bakmış, Hoca hala anlatıyor.

“ Hocaya kulak vereyim. Karnımı belki unuturum.’’ diye düşünmüş fakat hocanın vaazının bitireceği yok. Karnı ise gurul, gurul. Bulgur gibi terlemeye başlamış. “Ben bu namazı kılamam, Camiden çıkayım.’’ diye düşünmüş. Çevresine bakmış, çıkması da imkansız. İğne atsan yere düşmeyecek kadar cami dopdolu. Bir ayak daha değiştirip, imdat ister gibi, kulağını, zihnini hocaya vermiş. Sanki hoca kendisini tanıyormuş, her lafı kendisine söylüyormuş, gibi algılamaya başlamış. Memleketin birinde yiğit bir adam, adamın da bembeyaz ,ceylan gibi bir atı varmiş. Onun için bu dünyadaki en kıymetli varlığı atı imiş. Atıyla uzak bir yolculuğa giderken,. yol kenarında açlıktan perişan bir adam görmüş. Atını durdurup bir ağaca bağlamış. Ekmek bohçasını , suyunu açıp adamı da davet etmiş. Başlamışlar yemeklerini yemeye ve sohbete. Aç ve yoksul adam, ilerde bir köye gideceğini, açlıktan bitkin olduğunu söyleyince “Yemeğimizi yiyelim, birazda uyuyup dinlendikten sonra, ben seni atıma bindiririm. Kendimde atın yanında yürür, seni gideceğin yere götürür, bırakırım.Sonra da kendi yoluma giderim’’ demiş.

Yemekten sonra da çekilip, ağaçların dibinde, yatıp uyumuşlar. Bir neden sonra atın sahibi., atının ayak seslerine uyanmış. Bir de ne görsün, aç, fakir, düşkün, diye himaye ettiği adam atına binmiş mahmuzlamış, atı çalmış, kaçıyor. Atın sahibi çaresiz. Atının arkasından bakakalmış. Bir mırıltı dökülmüş adamın dudaklarından.,’’ Atımın çalınıp götürülmesinden daha çok, bu adamın, içimdeki, insanlara iyilik yapma duygumu öldürdüğüne yanarım.’’ demiş.

“Siz ,siz olun, varlıklarını size itimat edip teslim eden insanlara ihanet etmeyin’’ deyip vaazı bitirmiş ama çoban da bitmiş. Kaç kere kalkıp camiden kaçmaya yeltenmiş ama ne o gücü kendisinde bulabilmiş ne de o fırsatı. Şimdi artık korkusundan kesik kesik çok küçük nefesler alıyor, bomba gibi patlamamak için de kalçalarını sımsıkı tutmağa çalışıyormuş. Boncuk, boncuk terleyen alnını elinin tersiyle silerken kulakları uğulduyor gözleri kararıyormuş. Hocanın buyurun namaza çağrısıyla, adeta bir solucan yavaşlığıyla, dikkatlice kalkmış. Son bir gayretle safta yerini almış, almasına ama, namaz kılmayı bırak, ölse daha iyi.
Çünkü namaz kılmak için, kendisinden hiç ümidi kalmamış. Hocanın tekbiriyle namaz başlamış, “Allahu ekber ’’. Hocanın sureleri okuyup “Allahu ekber’’ diyerek Cemaatı rükuya sevk etmesi ile, bütün cemaat eğilmiş. Fakat ne kadar da yavaş eğilmeye çalıştıysa da.
haramzade çobanın eğilmesiyle, arkasında adeta bir yanardağ patlayıvermiş. Ağasının kendisine, çalışanı tarafından yapılan ihanetin intikamını almak için hazırladığı oyun, mükemmel bir sonuç vermiş. Ağanın çobana ayak üstü içirttiği müshil ilacı karıştırılmış çorba
camiden can havliyle kaçan çobanın pantalon paçalarından şırıl,şırıl akıyormuş.

Sahtekar çoban, cemaatin üzerlerini de, camiyi de, musmundar etmiş. Kendisi de son derece rezil olmuş. İlçeden kaçıp kaybolmuş. İlçede günlerce, haftalarca, haramzade çobanın, kendisine ekmek veren Ağasına ihaneti konuşulmuş. Çocuklara ibret vesilesi olarak göşterilmiş. Ağa da ,kirlenen camiyi temizletip paklatmış. Rencide olan sayğınlığını da, verdiği ders sayesinde, yeniden kazanmış. Yaşam devam etmiş. Ağa yine varlıklı, yine huzurluymuş fakat, haramzadelikle güvenilirliğini kaybeden çoban toplumdan dışlanmış, yılları perişanlık içerisinde geçmiş.

“Bunca yıldan sonra. Ağamın öfkesi geçmiştir, varayım kapısına yüz süreyim. Belki beni af eder’’ düşüncesiyle ilçe yakınlarına gelmiş. Kendisini suçlu hissettiği için de Boğazdaki birinci depede “Kolcu yatağı’’ olarak bilinen kayalıklarda, gece havanın kararmasını beklemiş. Karanlık çökünce, kimseye görünmeden Hacalı’nın odasına girip, yatacak, sabah olunca da, Ağasının kapısına, yüz sürüp, af dileyecek. Beklediği olmuş. Karanlık basınca da, ortalıktan el ayak çekilmiş. Boğazdaki ilk evlere gelince. Şeytan içine bir vesvese vermiş.’’ Ya beni bir gören olursa.Ya da beni ahali unutmadı ise. En iyisi bir evin düğmelerine çıkıp, biraz dinleyeyim içerisini pencereden. Bakalım ne konuşuyorlar? Beni konuşuyorlar mı?.’’ diye merakla,yavaş, yavaş çıkmış düğmeleri. Bakmış pencereden, içerisi tam seçilmiyor. Odanın, tam pencerenin karşısına gelen duvarında, bir davulbaz görünüyor. Hayal, meyal. Gözleri biraz daha alışınca. Davulbazın altında yanan ocağı farketmiş. Ocağın ortasına dört beş odun çatılmış. Pek harlı olmasa da çıtır çıtır yanıyor.

Çoban, ‘’Demek ki havalar soğuyunca.,bizim gibi bunlar da yakmış ocakları’’ diye geçirmiş aklından. Daha kasımın başı imiş ama soğuklar yavaş yavaş başlamış. Ocakta bir harlanma olmuş. İki,üç çiye şıçramış yerdeki çulun üzerine. Ateşin ışıltısında elindeki alfebeyi hecelemekte olan çocuğa odanın hanği kuytu yerinde olduğu, görünmeyen bir kadın sesi “Apdullah çulu söndür.’’ demiş. Ateşten çitleyen çiyelerden küçük olanlar sönmüş. İrice olanı ise uykuya dalmaya çalışan bir kuş gözü gibi yavaş yavaş kapanıyormuş. Ama çula daha fazla zarar vermesine dayanamamış. Aptullah alfabe elinde olduğu halde kalkıp, ayağını basarak kıvılcımı söndürmüş. Çoban çocuğa daha dikkatli bakmış. “Anca ’benim oğlan kadar.’’ diye geçirmiş içinden. Çocuk yeniden oturmuş ocağın kenarına. Başlamış hecelemeye alfabesini.

AALİ, AALİ, TOP AT…
AAY ŞE, AAY ŞE, İP ATLA… .

Oda karanlık olduğu için başka kimse varmı ki diye düşünmüş Çoban. Çocuğun babası belki de daha eve gelmemiştir. Beni bir gören olmadan inip gideyim diyormuş ki bir kadın sesi., belli ki çocuğun annesi, Aptullah yatmicak mısın ?

Ana dersim çok. Ders çalışacağım.

Bu kadar ders mi olur uşak? Kendini öldürdün e. Yeter çalıştığın, yat gayrı.

Ana aacık daha çalışayım.

Ne lan bu, malim mi olacaksın?.

He ana malim olacam. Ana ben kaç yaşındayım?

Napacaksın yaşını ?

Öğretmen sordu bugün herkese. Çoğumuz bilemedik yaşımızı.

Ne bileyim ben eve gelince babana sor. Sen ötöövn Salih ilesin ona sor.

Öğretmen O’na da sordu, O da bilemedi. Ana ben kaç yılında doğdum? Sen onu söyle. Öğretmen hesaplıyor o zaman yaşımızı.

Ben yılını, mılını bilmem. “Çarşıda camiye bir çoban ötürmüş’’ dediler di sen işte o gün doğdun .


Hasan KARAGÜL

15 Ağustos 2008 Cuma

AKSEKİLİLİĞİMİZİ ÖLDÜRDÜLER

AKSEKİLİLİĞİMİZİ ÖLDÜRDÜLER....!

AKSEKİLİLER MÜBAREK BERAT KANDİLİ GECESİ İBADET ETMEK YERİNE.

TRT 1 SAYISAL LOTO ÇEKİLİŞİ PROGRAMI İLE BİRLEŞTİRDİKLERİ
4. AKSEKİ YAZ FESTİVALİ EĞLENCELERİNİ BERABER YAPACAKLARMIŞ.

YÜCE KİTABIMIZ KURANI KERİMDE KANDİL GECELERİ GÜNEŞ BATIMINDAN
TAN YERİ AĞARINCAYA KADAR BÜTÜN MELEKLER YER YÜZÜNE İNERLER

BÜTÜN GECE SABAHA KADAR İBADET ETMEK YÜCE YARATANDAN AF DİLEMEK İÇİN EN BÜYÜK FIRSATTIR TAVSİYELERİ YAPILMASINA RAĞMEN

BİZ AKSEKİLİLERE MÜBAREK KANDİL GECESİNDE REVA GÖRÜLEN BU
KAPKARA UTANÇ TABLOSUNU BUNDAN SONRA TORUNLARIMIZ TOPLUMDA NE KADAR MÜSBET İŞLER YAPARLARSA YAPSINLAR YÜZ YILDA TEMİZLEYEMEZLER.

ATALARIMIZIN BİZE MİRAS BIRAKTIĞI MÜSBET İNSANLAR İMAJIMIZ BU GECE SIFIRLANDI ARTIK TABLOMUZ MENFİYE DÖNDÜ HER PLATFORMDA SIRF AKSEKİLİ OLDUĞUMUZ İÇİN BİR SIFIR AVANTAJLI BAŞLADIĞIMIZ MÜCADELELERE BUNDAN SONRA BİR SIFIR DEZAVANTAJLI ÇIKACAĞIZ.

ÇOK YAZIK OLDU HİÇ BİR GÜCÜN BİR DAHA GERİYE GETİREMEYECEĞİ EN BÜYÜK DEĞERİMİZ BU GECE SAHNEDE ÖLDÜ HEPİNİZİN BAŞI SAĞ OLSUN.
BÜTÜN TOPLUMDA BUNDAN SONRAKİ YENİ İMAJIMIZ NE OLACAK BİLİYORMUSUNUZ
BU AKSEKİLİLER KANDİL BİLMEZLER BAYRAM BİLMEZLER ONLARDAN UZAK DURALIM.


NEREDEN Mİ BİLECEKLER BU GECE TRT 1 DEN BÜTÜN TÜRKİYE, BÜTÜN DÜNYA, HATTA SİZİN DÜNÜRLER BİLE GÖRECEKLER.

EDİRNEDEN, ARDAHANA, SİNOPTAN, ANAMURA KADAR HİÇ BİR İL VE İLÇENİN KANDİL GÜNÜ YÖRELERİNDE TRT1 SAYISAL LOTO ÇEKİLİŞİNİN YAPILMASINI KABUL ETMEMELERİ . TRT YÖNETİCİLERİNİN AKLINA

TİCARETİN BAŞKENTİ OLARAK ANILAN AÇIK GÖZLÜ İNSANLAR DİYARI, ASLINDA ŞANSSIZ VE GARİP AKSEKİMİZİ GETİRMİŞ.BURANIN İNSANLARI FAZLA TEFERRUATA BAKMAZ TÜM GELECEĞİNİ BİR GÜNLÜK İKBALE DEĞİŞİRLER DİYEN OLMUŞ HERHALDE BİZİM İÇİN.

HEMDE BÜTÜN PROGRAM İÇİN BEŞ KURUŞ PARA İSTEMİYORLAR HER ŞEY DAHİL BİRDE BEDAVA.

YETER Kİ KABUL EDİN KANDİL OLDUĞU İÇİN HİÇ KİMSE KABUL ETMİYOR.

AKSEKİLİLER EĞİTİM HAYRATI DERNEĞİ DEVLET KATINDA ÇOK İMTİYAZLI DERNEKLER STATÜSÜNDEDİR .

ADAM OL YAPACAĞIN İŞİ GÖSTER CUMHURBAŞKANI BİLE DERNEĞİMİZE PARAYI TIKIR, TIKIR VERMEYE MECBURDUR.
SEN KIRK YILDIR HİÇ BİR ŞEY İSTEMEMİŞSİN CUMHURBAŞKANI SANA NE YAPSIN.

GELMİŞ TRT YETKİLİSİ YEMEĞE, ANLATMIŞ BÜYÜKLERİMİZE BÖYLEYKEN BÖYLE OLACAK HEMDE BESBEDAVA.

ATLAMIŞLAR TEKLİFİN ÜSTÜNE BÜYÜKLERİMİZ İŞ BAŞARDIK HEVESİYLE
KANDİL NEDİR NE ZAMANDIR KİMSENİN AKLINA GELMEMİŞ HERHALDE.

BİLSELER DÜŞÜNMEZLERMİ MEZARLIKLARDA YATAN MEDARI İFTİHARLARIMIZIN ATALARIMIZIN RAZI OLMAYACAĞINI RUHLARININ RAHATSIZ OLACAĞINI ÜSTELİK BU İŞLER İÇİN GEÇMİŞTEN KENDİLERİNİN NE BİR ANGAJMANLARI VAR NEDE ALIŞKANLIKLARI. BOŞUNA GAYRET.

RAHMETLİ ÖMER DURUK AMCAMIZIN VEFATI DA FESTİVAL TARİHİNE RASTLAMAZMI. DİNLEYEN KİM ÜSTELİK HEPSİDE RAHMETLİNİN RAHLEYİ TEDRİSATINDAN GEÇMİŞLER. AHDE VEFA YOKMU.RAHMETLİ BÜYÜKLERİMİZİ KANDİL GÜNÜNDE HUZUR İÇİNDE RAHAT BIRAKSAYDINIZ BARİ.

ÜSTELİK BEDAVA BULDUK DİYE BU İŞLERE SARILANLARIN HEPSİ HACI,
VEKİLİMİZ HACI BAŞKANLARIMIZ HACI MUHASEBECİMİZ HACI
KOLTUK DEYNEĞİ DESTEKÇİLERİ ÜYELERİMİZİN HEPSİ HACILARDAN OLUŞUYOR ŞÜKÜRLER OLSUN.

PAZARTESİ PİYASALARDA İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL BAKACAĞIZ, ALLAH YARDIM ETSİN HEPİNİZE.

AMA FESTİVALİMİZİN BİZE BİR FAYDASI OLACAK HERHALDE VEKİLİMİZE SORACAKSINIZDIR AKSEKİLİLER OLARAK BİZİM İÇİN BİR YILDA NE YAPTIN.

HANİ GEÇEN FESTİVALDE SAHNEDEN VAAT ETMİŞTİNİZ BU YIL AKSEKİYE 13 VEKİLİMİZİDE HUZURUMUZA GETİRECEKTİNİZ.

GÖKTEPE SU YOLUNU KARAMANDAKİ FABRİKANIZIN TEKNİK MÜDÜRÜNE KAYNAK OLARAK AYIRDIĞINIZ 250 000 000 000.TL
HARCAYARAK BAKIMINI YAPTIRACAKTINIZ.

HEPİMİZİN MEDARI İFTİHARI RAHMETLİ BÜYÜĞÜMÜZ RASİH KAPLAN HOCAMIZIN VİRAN OLAN HÜSAMETTİN KÖYÜNDEKİ RÖLÖVESİ HAZIR OLAN EVİNİN YAPIMINI CHP MİLLETVEKİLLERİ OLARAK YAPACAĞINIZI PANEL ESNASINDA İLAN ETMİŞTİNİZ UNUTULDU İSE MİLLETİN SİZEDE GÜVENİ KALMAZ.

ANTALYADA CHP BELEDİYELERİNİN SİZE VAAT ETTİĞİ ARSANIN ÜZERİNE YAPTIRACAĞINIZI İLAN ETTİGİNİZ AKSEKİLİLER KIZ VE ERKEK YURDU İNŞAATI NE DURUMDA KORKARIM TEMELİ HALA ATILMAMIŞTIR

TEMELİNİ BIRAKALIM DERNEGİMİZE ALEL ACELE ANTALYADA ŞUBE AÇMASI İÇİN OLAGAN ÜSTÜ KONGRE YAPTIRDINIZ AMA ŞUBEYİ HENÜZ AÇMADIGINIZ BİLİNİYOR ÇÜNKÜ YETKİ BELGESİ HALA ÇANTANIZDA DOLAŞIYORMUŞ BİZDE ALDATILDIGIMIZI DÜŞÜNÜP ÜZÜLÜYORUZ.

DEĞİRMENLİK SUYU VAATLERİNİZDE BOŞ ÇIKMIŞTIR. GÖKTEPE SU YOLUNDAKİ ÇİRKİNLİKLERİ VE İLTİMASLARI KANITLAYAN RESİM VİDEO ÇEKİMLERİNİ DERNEK BAŞKANI İLE SİZLEREDE İZLETTİM.

BİZZAT GÖKTEPEYE GİDİP GÖZÜMÜZLE GÖRECEĞİZ ONDAN SONRA DA DEGİRMENLİKLİLERLE KONUŞUP SU İŞİNİ MUTLAKA ÇÖZECEGİZ DEDİNİZ NE SİZ BİR İŞ YAPTINIZ NEDE DERNEK BAŞKANLARI. ARADAN SEKİZ AY GEÇİP HİÇ BİR İŞ YAPMAYACAGINIZI ANLAYINCA DA, ŞAHSIM OLARAK DİLEKÇEMİ VE DELİLLERMİ AKSEKİ KAYMAKAMLIGINA SUNDUM KAYMAKAM BEYİN ÇEVRESİNDEKİ AKSEKİLİLERDEN YAPTIĞI İSTİHBARAT NETİCESİNDE BENİM İDDİALARIMIN GAYRI CİDDİ OLDUGU KANAATİYLE RAFA KALDIRMIŞ.

DAVAMDA VE AKSEKİ HALKININ SUSUZLUGU KARŞISINDA BEKLEYEMEZ SUSAMAZDIM DİLEKÇEMİ VE DELİLLERİMİ VALİLİK KATINA ARZ ETTİM YİNE SİZİN ÇEVRENİZDEKİ SİYASET ÖNDERLERİNİZ VE TEBALARI VALİ BEYE DE TESİR ETMEK İSTEMİŞLER.

DEVLETİN EN ÜST KATLARINA ÇIKMA KARARLILIGIMI GÖREN VALİ ALTI KİŞİLİK BİR KEŞİF KOMİSYONU OLUŞTURUP AKSEKİ GÖKTEPE SU YOLUNUN BENİM İDDİALARIMIN VUZUHA KAVUŞMASI İÇİN GÖNDERMİŞ. HEYETİN AKSEKİYE GELMEKTE OLDUGUNU HABER ALAN KAYMAKAMLIKTA ÇALIŞAN AKSEKİLİ MEMURLAR HAYRAN OLDUKLARI BELEDİYE BAŞKANLARINA HABER VERMİŞLER. BAŞKANDA BÜTÜN İMKANLARINI SEFERBER EDEREK SU YOLUNDAKİ OLUMSUZLUKLARI KISMEN KAMUFLE ETTİRMİŞTİR.DAVAR SÜRÜLERİ ALEL ACELE UZAK KOYAKLARA SÜRÜLMÜŞ DELİLLER KARARTILMIŞ OLUMSUZLUKLAR ASKARİ DÜZEYE İNDİRİLMİŞ.

HEPİMİZİN GÖZÜ AYDIN AKSEKİYİ AKSEKİLİLERİ ADAM YERİNE KOYAN DEVLET ALTI UZMANIYLA GELMİŞ AKSEKİYE. KAYMAKAMA BUYRUN SİZDE DENMİŞTİR MUHTEMELEN GAYRI CİDDİ BİR İDDİANIN ARKASINA YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜNÜ MEMUR ETMİŞ KAYMAKAM BEY. BELEDİYE REİSİNİN DE KATILIMIYLA GİDİLMİŞ GÖKTEPEYE ŞİKAYETÇİ OLARAK BANA HABER VEREN YOK. BEN İDDİALARIMIN ARKASINDAYIM AMA GÖKTEPEDEN GELECEK YETERLİ VE TEMİZ SUYU BEN İÇMEYECEGİM. DELİLLERİ ELBİRLİK KARARTAN AKSEKİLİLER İÇECEK.

HEYET GİDİYOR AMA HALK ADINA OLAYLARI TAKİP ETMESİ GEREKEK BASIN MENSUPLARINDAN KİMSE YOK. YERİ GELDİGİ ZAMAN GAZETECİ OLMAK ADAM OLMAKTIR DİYEN, SU YOLUNDAKİ BÜTÜN OLUMSUZLUKLARIN FİLİMLERİ VE ARŞİVLERİ OLAN BASINDAN TIK YOK. EL BİRLİK HAYRAN OLDUKLARI CELLATLARINI KORUSUNLAR. PEKİ NEDEN BENİM ETRAFIMI SARIP HERŞEYDEN DERT YANIYORLAR BİR SAF KURTARICI MI ARIYORLAR.

ALLAH ONLARIN GERÇEK NİYETİNİ BİLMİYOR MU ONLARI BU ZULÜMDEN KURTARIRMI ALLAH?

LAYIK OLDUKLARI GİBİ YÖNETİLMEKTEN BAŞKA HİÇ BİR ŞANSLARI OLMAYAN AKSEKİLİLERİN MÜBAREK BERAT KANDİLLERİ KUTLU OLSUN.

VALİLİK,KAYMAKAMLIK,VE DAHA SONRA BELGELERİNİ AÇIKLAYACAĞIM
DAİRELERDEN GELEN YANITLARI

AKSEKİLİLER BEŞ KİŞİLİK GURUPLAR OLUŞTURUP BENİ ARARLARSA DELİLLERİ HERKESE GÖSTERMEYE HAZIRIM.
DENEKLERİMİZ İLE BELEDİYEMİZ ARASINDAKİ TAPU, KONTRAT MECLİS VE DERNEK KARARLARIDA BEŞ KİŞİLİK HEYET OLARAK GELEN HERKESE AÇIKTIR.

UTANMA DUYGUMU YAŞATMAK İÇİNDE İKİ YÜZLÜ İNSANLARDAN UZAKTA KALMAYI TERCİH EDİYORUM.

ORHAN GENCABAYIN ŞU ŞARKISINI FESTİVALİNİZDE SANATÇINIZDAN İSTEYİN BAZI ARKADAŞLARIMIZA ÇOK YAKIŞIR.

YAZIKLAR OLSUN /YAZIKLAR OLSUN
KULA KULLUK EDENLERE / YAZIKLAR OLSUN

HasanKARAGÜL

2 Ağustos 2008 Cumartesi

SOBALI AKSEKİ POSTASI

Toplumun her kesiminde abartılı bir kanaat vardır Aksekililer açıkgöz olur diye. Eğer bu kanaat doğru olsaydı ağustos ayında Side kumsalında ne işimiz vardı bizim, tepemizde bir alev topu gibi güneş ve onun kavurduğu kumsal. Anamın ekmek pişirdiği saca çıplak ayakla basabilirsiniz belki fakat Side kumlarına asla. Yıl 1980, Ağustos ayı, kumsalda bir şemsiye altında, şezlonglarda barınıyoruz. Hüseyin bu esareti kabullenmiyor. Kaşla göz arasında ayakları yansa da denize kaçıyor. Büyük oğlum Hüseyin henüz dört yaşında. Kaçıncı sefer bilmiyorum peşinden koşuyorum, denizden çıkması için kandırmaya çalışıyorum: “Baba gel ebiş sırtıma, seni dondurma almaya götüreyim.” Ama Hüseyin kanmıyor, ille denize girecek. Hüseyinle mücadelemiz yan şezlongdaki amcayı rahatsız etmiş olacak ki uzandığı yerde hafifçe doğrulup oturuyor. Kendisini rahatsız etmiş olabileceğimizi düşünerek özür dilediğimde gülümsemesi içimi rahatlatıyor. Altmış yaşlarında babacan tavırlı, güngörmüş bir insan edasıyla “Nerelisiniz evlat?” diye sormasının ardından Aksekili olduğumuzu öğrenince daha neşeli bir sohbet
başlıyor aramızda. Amca, Hüseyin’i kandırmama yardımcı olmaya çalışıyor ama nafile. Oğlumu eşime teslim ettikten sonra şezlongumu amcanınkinin yanına yanaştırıyorum. “Akseki benim ilk göz ağrım” diyor amca; “İlk kaymakamlığımı orada yaptım. Daha sonra çeşitli ilçelerde kaymakamlık, illerde valilik, merkez valiliği neticede emeklilik. Ben de hata yaptım ağustos ayında buraya gelmekle, eylülde gelmek gerekirdi. Şimdi Akseki’de olsaydık çarşıya çuvalla karlar geldiğinde biraz da pekmezle karıştırıp kar aşı yapardık, sonra gelsin kaşıklar.” Amca, gençlik yıllarının heyecanını içinde yeniden duyduğundan olacak ki büyük bir keyifle anlatmaya devam ediyor.
“Kaymakamlık kurasını çektim. Gideceğim yer Akseki. Soruşturduk nasıl gideriz Akseki’ye diye. Önce Konya’ya gideceksin dediler, sonrası Allah kerim, kış kıyamet. Konya’nın karını sen bilmezsin evlat; damdan dama atlarken kedi havada donar. 1950 öncesi yıllar, sen daha doğmamışsındır. Etraftan soruşturdum, Akseki postası şuradan kalkar dediler. O zaman arabalar burunluydu, eski bir arabaya (Akseki postasına) bindik. Hava bıçak gibi kesiyor, yerlerde bir metre boyunda kar. Muavin arabanın önünde marş kolunu çeviriyor ama eller donmuş çengel gibi. Kaçıncı kol atmadan sonra homurdanarak çalıştı posta arabamız. Arabanın içindeki insanlar fakir, üst baş pejmurde. Bir iplik çeksen kırk yama birden sökülecek derler ya öyle perişanlar. Hepsi çul çuvala sarılmış dişlerimiz takır takır Akyokuştan aşağı inerken Akseki kaymakamı olduğumu öğrenen şoför muavine sesledi: “Oğlum sobaya iki odun daha at kaymakam bey üşümesin.” Muavin hemen hareketlendi. Arkalardaki bir çuvalın içinden iki odun getirip sobanın içine attı. “Kaymakam Bey üşümesin.” O güne kadar sobalı otobüs hiç görmemiştim. Hayretle baktım yavaş yavaş yanmaya başlayan sobaya. Otobüsün tam ortasına konmuş ayakları otobüsün tabanına vidalanmış bir teneke soba, borusu da otobüsün tepesinde açılan bir delikten dışarı çıkarılmış. Dumanı tüte tüte binbir meşakkatli bir yolculuktan sonra vardık Akseki’ye.”
“Akseki 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğunun sekizinci belediyesi olarak kurulmuş. Akseki dört dağın arasına kardan donmak üzere olan bir serçe yavrusu gibi büzülmüş küçücük bir yerleşim birimi. Ovası küçücük, toprakları az ve verimsiz. Onun için insanları ekmeklerini hep dışarıda aramak zorunda kalmışlar. Tek çıkış yolları zanaat öğrenip zanaatlarını çevre ilçe ve köylerde icraa ederek geçimlerini sağlamak olmuş. Kimisi kalaycı, kimisi kunduracı, demirci. Kışı ailesi ile kar altındaki yuvalarında geçiren babalar bahar ile hareketlenir, esnaf başlarından ve varlıklı ağalardan edindikleri kalaycı ise bir miktar kalay, nişadır, pamuk ve gerekli araçları; kunduracı ise esnaf başından aldığı bir kanat gön, birkaç kanat deri, iplik, balmumu vs. gereçleri işleme dönüşü ödemek üzere borca yazdırıp ikili, üçlü gruplar halinde, kimileri atlı, kimileri eşekli, kimileri yaya çalışmak için çıkarlar yola. Ver elini “ötüyüz”. Üç-beş ay sonra dönerler ilçeye. Önce esnaf başlarının ve ağaların borçları ödenir, kalan zahire ve kazançlarıyla hazırlanırlar yeni kışlara. Bir dahaki sene satacakları mestlerin üretimi için gerekli olan çalışmaya başlarlar. Kışa kadar edindikleri hayvan derilerini işlerler, kuruturlar, boyarlar ve zenne boyundan ulubattala kadar her boyda mest dikmek için deriler kesilir. Mestler için telden kopçalar hazırlanır. Kış aylarında evlerinde mestlerin teyelleri çekilir, kopçalar dikilir. Mestler hazırlanır ve denklenir. Uzun yıllar bu kısır döngü hep böyle sürüp gitti. Ama şimdilerde böyle değilmiş gidişat. Bu insanların çocukları büyük şehirlerde büyük işler yapmışlar. Çok paralar kazanmışlar. Hanlar, hamamlar, fabrikalar ve apartmanlar almışlar, mevkii ve makam sahibi olmuşlar. Bu zenginlik nasıl oldu? Bir türlü anlayamadım.”
Amcanın soluklanmasından faydalanarak zenginliklerimizin nasıl oluştuğunu tam anlatacaktım ki vali beyin eşi yemek zamanı geldiği için eşini yemeğe çağırdı. Sonraki görüşmemizde sohbetimize kaldığımız yerden devam etmek için anlaşıp vedalaşarak ayrıldık.


Hasan KARAGÜL
hasankaragul@gmail.com